Bilecik ilinin İnhisar ilçesine bağlı Akköy'de eskiden anlatılan masallar
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak memleketlerden birinde, bir nahiyede bir çiftçiyle karısı yaşarmış. Kadın dünyadan habersiz saf bir kadınmış. Çiftçi o yıl hasat ettiği ürünlerini satmış. Bir sürü altını olmuş. Evine gelince altınlarını bir küpe doldurmuş. Karısı onu görmüş. Bunlar ne, diye sormuş. Adam :
— Bunlar soğan, samsak kabuğu. Sen kafanı yorma, demiş.
Adam altın dolu küpü kilere saklamış. Birkaç gün sonra köye bezirgân gelmiş. Kadın bezirgânın getirdiklerine bakmaya gitmiş. Orada bakır tencereleri, sahanları görmüş. Bunlar ne işe yarıyor demiş. Bezirgân, kadının saf olduğunu anlamış.
— Bunlar sen ne dersen onu yaparlar. Hepsinin bir ismi var. Biri yemek pişirir, biri sofrayı kurar, diğeri, bulaşıkları yıkar, şunlar çamaşır yıkar, şunlar evi süpürür ... diye hepsinin ne iş yaptığını tarif etmiş. Kadın bezirgânın söylediklerine inanmış. O dönemde bezirgânlar yün çorap, bez, yumurta, un gibi şeyler karşılığında ürünlerini satabiliyorlarmış. Bezirgân: "Değiş tokuş etmeye değer bir şeyin varsa getir bunları sana veririm demiş. Kadının aklına kocasının sakladığı küp gelmiş. Bezirgâna:
— Soğan, samsak kabukları var. Onlar olur mu, demiş. Bezirgân da bi getir bakayım onlar işe yarar şeylerse olur demiş.
Kadın bir koşu evine gidip kilerdeki altınları almış. Bezirgâna getirmiş. Çil çil altınları görünce bezirgânın gözleri parlamış:
— Olur, olur bu soğan samsak kabuklarını ver, tencereleri al demiş. Kadın bakır tencereleri, tavaları, toplayıp sevine sevine evin yolunu tutmuş. Eve varınca kap kacağa bir bir isim koymuş, sonra onları güzelce rafa dizmiş. Öğleden sonra kocası bahçeden eve dönmüş.
— Hanım! Çok açım, sofrayı kur da hemen yemek yiyelim.” Demiş. Kadın da:
— Bey, Sen elini yüzünü yıkayadur, sofra beş dakikada hazır olur, demiş. Sonra rafa dönüp tencerelere:
— Ayşe kalk kızım bize bir çorba pişir, diye seslenmiş. Ama tencerede hiçbir hareket yokmuş. Öylece duruyormuş. Sesini yükselterek tekrar:
— Ayşe, hadi kalk kızım, bize bir çorba pişir, demiş. Tencere yine hareket etmemiş. Diğer tencereye dönüp:
— Fatma kızım, kalk sofrayı kuruver, demiş. Diğer tencerede de bir hareket olmamış. Kadın bütün kap kacağa seslenmiş, seslenmiş ama hiç birinden bir karşılık alamamış. O sırada kocası odaya girmiş:
Sofrayı neden kurmadın? Bu tencereler, tavalar nereden çıktı? diye sormuş. Kadın:
— Bunlar tencere, tava değil, hepsinin bir ismi var, isimleriyle seslenince hemen kalkıp kendilerine söylenen işi yapıyorlarmış Bezirgân öyle söyledi ama ben seslendim seslendim, iş yaptıramadım, diye cevap vermiş. Adam, kadının yüzüne tuhaf tuhaf bakmış. Kadın sen bunları nereden buldun, demiş. Kadın da:
— Sabah köye bezirgân geldi. Bunları bezirgândan aldım, demiş. Adam:
— Peki bunları alacak parayı nereden buldun, diye sormuş. O da:
— Parayla almadım. Soğan, samsak kabuklarıyla aldım, deyince adamın kan beynine sıçramış. Hemen kilere koşmuş. Bir de ne görsün: Altınların yerinde yeller esiyormuş. Çok sinirlenmiş:
— Vay akılsız kadın, ne yaptın sen! Nerede altınlar? Derhal bu altınları bulacaksın, diye kadıncağıza bağırmış çağırmış. Sonra da.:
— Altınları bulmadan bu eve sakın geleyim deme! Git nereden bulacaksan, bul, altınlarımı getir, diyerek kadını evden kovmuş.
Kadın altınları geri alma umuduyla koşarak bezirgânın çerçi kurduğu yere gitmiş ama ne gezer, bezirgân çoktan tezgahını toplayıp köyü terk etmiş. Kadıncağız “şimdi ben ne yapacağım, nereye gideceğim diyerek ağlaya ağlaya kayanın altına sığınmış. Orada bir müddet, ağlamış, üzülmüş. “Soğan, samsak kabuğu kadar bile kıymetimiz yokmuş. Bir defa sofrayı kurmadım diye yirmi beş yıllık emeğimi hiçe saydı.” diye kendi kendine söylenmiş. Kayanın dibinde üzülüp dururken akşam olmuş. Köyün köpekleri havlamaya başlamış. Köpek ulumalarını duyunca Kadın, kocasının pişman olup köpeklerle haber gönderdiğini, kendisine geri çağırdığını sanıyormuş. Köpekler havladıkça:
— Kaba kuyruklu yengeleeer! Boşuna çağırmayın, ben darıldım, asla o eve dönmem, demiş.
Sabah olunca horozlar ötmeye başlamış. Horozları duyan kadıncağız:
— Kızıl ibikli amcalaaar! boşuna çağırman, ben artık o eve dönmem, demiş. Güneş bir mızrak boyu yükselince kayanın arkasından bir gürültü kopmuş. Kadın korkuyla yerinden sıçramış. Bir de ne görsün, karşıdan çangıl, çungul, çanını sallaya sallaya üzeri sandıklarla yüklü, kocaman, süslü bir deve geliyormuş. Kadın hemen koşup devenin yularını tutmuş.
— Kaba kuyruklu yengeleri gönderdi, gitmedim. Kızıl ibikli amcaları gönderdi gitmedim. Şimdi de peşimden hacı babayı göndermiş. Hacı baba gelince gitmemek olmaz. Affedeyim de eve geri döneyim bari demiş.
Kadın önde, deve arkada doğruca eve gelmişler. Adam kocaman deveyi görünce hemen kadınla deveyi içeri almış. Devenin yüklerini boşaltmış. Sandıklar altınla, inciyle değerli eşyalarla doluymuş. Adamın aklına kurnazca bir fikir gelmiş. Kadına:
— Ah hanımım! Ne iyi ettin de geri döndün. Sen gidince çok pişman oldum, sensiz yaşayamayacağımı anladım. Önümüzdeki günlerde kırk gün kırk gece tufan olacakmış. Sen şu koca kazanın altına gir. Yağmur, fırtına geçene kadar dışarı çıkma. Afet durunca ben sana haber veririm, çıkarsın, demiş. Kadın kocasına hemen inanıp kazanın altına girmiş. Adam kazanın üzerine darı, buğday dökmüş. Üç beş tane tavuğu bırakmış. Tavuklar tık tık diye kazanın üzerinden yem yerken çıkan sesleri duyan kadın dolu yağıyor zannedermiş. Adam arada tencere kapaklarını bir birine vururmuş, kazanın üzerine çakıl taşları atarmış. Kadın da gök gürlüyor, şişek çakıyor diye iyice kazanın altına sinermiş. Bu arada adam deveyi kesmiş, etlerini kavurma yapmış. Küplere doldurmuş. Altın, mücevher dolu sandıkları gizli bir yere gömmüş. Deveyi tamamen ortadan yok edince kadını kazanın altından çıkarmış. Kadın kazanın altından çıkınca deveyi aramış.
— Bey, hacıbaba nerede, diye sormuş. Adam da:
— Ah! sorma hanım, tufanda bir sel oldu, hacıbabayı alıp götürdü, demiş.
Birkaç gün sonra kadıncağız su doldurmak için çeşmeye gitmiş. Çeşme başında kadınlar:
— Padişahın kervanından bir deve kaçmış. Deve altın yüklüymüş. candırmalar her yerde deveyi arıyorlarmış, diye konuşmuşlar. Kadın bunu duyunca:
— Aaa ben onu buldum, bizim eve götürdüm, demiş. Kadınlar, acaba doğru mu söylüyor diye şaşkın şaşkın kadına bakmışlar. Sonra evlerine dönüp duyduklarını kocalarına anlatmışlar. Bu haber sonunda karakol komutanının kulağına gitmiş. Bu işin aslını öğrenmek için çiftçinin evine jandarmaları göndermiş.
Jandarmalar çiftçinin evine varıp çiftçiye:
— Padişahımızın devesi kayboldu. Karınız çeşme başında kadınlara onu bulup evinize getirdiğini söylemiş. Arama yapacağız, demişler. Adam bunu duyunca:
— Benim kıt akıllı karımın sözüne bakıp da değerli zamanınızı boşa harcamayın. O hayal aleminde yaşar. Kendi kafasından böyle garip garip şeyler uydurur. Padişahın koskoca devesi bizim evimizde ne arasın, demiş. Askerler:
— Emir böyle! Karını çağır, onun ifadesini almamız lazım, demişler. Adam karısına seslenmiş. Kadın gelmiş:
— Buyurun, ne soracaksınız, demiş. Askerler kadına padişahın devesini görüp görmediğini sormuşlar. O da deveyi gördüğünü ve alıp eve getirdiğini söylemiş. Askerler: “O zaman deve nerede?” diye sormuşlar. Kadın:
— Ben getirdiğimde deve avludaydı. Hani kırk gün kırk gece tufan oldu ya, işte o tufanda deve sele kapılıp kaybolmuş, demiş. Askerler şaşkın şaşkın bir birlerine bakmışlar. Hangi tufandan bahsediyorsunuz? Bizim tufandan haberimiz yok demişler. Sonra adama:
— Komutan sizinle görüşmek istiyor, bu nedenle bizimle karakola geleceksiniz, demişler. Adam,karısına dönmüş:
— Hanım, ben şimdi karakola gidiyorum. Sen de arkamdan kapıyı omuzla gel, demiş.
Adamın arkasından kadını bir düşünce almış. “Acaba kapıyı omuzla demekle neyi kastetti? Kapıyı örtmeli miyim, yoksa açık mı bırakmalıyım? Şimdi ben ne yapacağım, diye tereddütte kalmış. Baktı ki bir karar veremiyor, koca kapıyı menteşelerinden sökmüş, sırtına almış, oflaya puflaya kan ter içinde karakola varmış. Adam, sırtında kapıyla gelen karısını görünce, karakol komutanına:
— Gördünüz mü komutanım, bu kadının aklına güvenilmeyeceğini söylemiştim size. Ben ona kapıyı omuzla da gel dedim o ise kapıyı sırtlamış gelmiş. Bu kadından ne çektiğimi siz anlayın artık demiş. Karakol komutanı bu manzarayı görünce çok sinirlenmiş.
— Hadi doğru evinize gidin, devletin görevlilerini boş yere meşgul etmeyin, diye onlara çıkışmış.
Karı koca güzelce evlerine dönmüşler. Bu masal da burada bitmiş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.
Anlatan: Mehmet Taşkıran (d.1909, Akköy-ö.1990, Eskişehir)
Derleyen: Işık Taşkıran (d.1966, Eskişehir)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder