Bilecik, İnhisar, Akköy'de anlatılan eski bir masal.
30.05.2024-Eskişehir
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak bir nahiyede genç bir çiftçi yaşarmış. Çiftçinin kendi halinde, evinin işleriyle uğraşan güzel bir karısı varmış. Bir gün nahiyeye kötü huylu bir adam gelmiş. Gel zaman git zaman bu kötü huylu adam çiftçinin eşini rahatsız etmeye başlamış. Kadın ne zaman köyün içindeki çeşmelerden birine gitse adam odanın önüne çıkar kadıncağıza bakar, laf atarmış. Yanındakilere bir şeyler söyler, hep birlikte gülüşürlermiş. Bu durum bir müddet devam etmiş. Sonunda kadının canına tak etmiş. Adamın kendisini rahatsız ettiğini kocasına anlatmış. “Ben artık canımdan bezdim, en iyisi biz burayı terk edelim” demiş. Kocası bunları işitince çok sinirlenmiş. Siniri geçtikten sonra kafasında bir plan kurmuş. Karısına: “Sen üzülme ben onlara yapacağımı biliyorum” demiş. Ertesi gün adam çalışmaya başlamış. Önce çam ağacından kapaklı büyük bir sandık yapmış. Sandığın üzerine yatağı sermiş. Evin arkasındaki bahçeye odunları yığmış, taşlardan üç, dört tane ocak yapmış, su dolu kazanları ocakların üzerine koymuş. Hazırlıklarını tamamlayınca karısına: “Sen yarın kapları doldurmak için çeşmeye git. Eğer o adamlar yine seni rahatsız edecek olursa onları akşam eve davet et; ben onların icabına bakarım,” demiş. Kadın sabah su kaplarını alıp çeşmeye gitmiş. Odanın önünden geçerken kötü adam yine kadına manalı manalı bakıp laf atmış. Kadın da kocasının söylediği gibi adama: “Öyle uzaktan bakıp laf atmakla olmaz. Beyim şehire gitti. Akşama eve gelin, size sofra kurayım, yeriz, içeriz, eğleniriz”, demiş. Adamın aklı başından gitmiş. İşin önünü ardını düşünmemiş. Neşe içinde yardakçılarına: “Akşama eğlence var, hep beraber cümbüşe gidiyoruz,” demiş. Kadın eve gelince bir tavuk kesmiş, suyuyla güzelce pilav pişirmiş, baklavalar, börekler açmış, mükellef bir sofra hazırlamış.
Akşam olunca adam yanında altı kişiyle birlikte kadının evine gelmiş. Kadın onları içeri alıp sofraya oturtmuş. Etli, tatlı yemekler yedirmiş, içkiler içirmiş. Hepsi çakır keyif olmuş. Bu arada arka bahçedeki kazanlarda fokur fokur sular kaynıyormuş. Vakit iyice ilerlemişken birden evin kapısı tak, tak, tak diye çalınmış. Kadın korkuyla yerinden sıçrayıp pencereye koşmuş: “ Eyvah! Kocam geri döndü,” demiş. Adamların eli ayağına dolaşmış. Ne yapacaklarını bilememişler. Kadın onlara: “Kocam çok sinirlidir. Eğer sizi görürse hiçbirimize acımaz, hepimizi öldürür. Siz hemen şu sandığa girin, ben kocamı oyalarım,” demiş. Adamlar sarhoş oldukları için kafaları çalışmadığından kadına inanıp hepsi büyük sandığın içine sıkış tepiş girmişler. Kadın sandığın kapağını kapatıp kilitlemiş. Koşa koşa gidip kapıyı açmış. Kocasına: “Hayrola Bey, sen şehire gitmeyecek miydin? Neden geri döndün diye mahsusçuktan sormuş. Kocası da: “ Sorma Hanım, solda yağmura yakalandım, çok ıslandım, üşüdüm. Dağdan kayalar koptu, yol kapandı, ben de geri döndüm. Yol açılınca tekrar giderim. Sen şimdi yatağı ser, yorgunluktan ölüyorum, hemen yatıp, uyuyacağım,” demiş. Kadın da sandığın üzerine yatağı sermiş. Karı koca yatağa yatınca zaten dar olan sandığın içindeki adamlar tedirgin olmuşlar, havasızlıktan bunalmışlar, korkudan elleri ayakları sandığa çarpmış. Bu tıkırtıları duyunca adam karısına: “Hanım bu yatağı tahta kuruları sarmış, beni uyutmuyorlar, en iyisi sen su ısıt da şu tahtakurularını haşlayalım demiş. Bunları duyan sarhoşlar, can havliyle kilitli sandıktan çıkmaya çalışmışlar ama havasızlıktan bayılıp kalmışlar. Çiftçi ile karısı bahçede kaynayan kazanları getirmişler, sandığın üzerine dökmüşler. Sandığın içindeki adamlar sıcak sudan haşlanıp boğulup ölmüşler.
Sandıktakilerin öldüğüne kanaat getirince çiftçi sandığın kapağını açmış. Kadın: “Bu kadar cesedi nereye saklayacağız? Mutlaka birisi görür, yakalanırız. Ne yapacağız şimdi, diye kocasına endişeyle sormuş. Çiftçi yedi tane cesedi sırtlanıp arka bahçeye götürmüş. Mezar kazıp gömmeye çalışmış ama bunu yapamayacağını anlayınca, kendince bir çare düşünmüş. Gece boyunca yedi cesedi teker teker atının terkisine atıp köyün içinde bir duvarın arkasına saklamış.
Köyün içinde Totur isminde birinin bir ekmekçi dükkanı varmış. Totur her sabah güneş doğmadan önce dükkânına gelir, çırakları ile birlikte fırını yakar, hamur yoğurup ekmekleri pişirir, nahiyedeki memurlara, jandarmalara ekmeklerini sattıktan sonra köyüne geri dönermiş. Sabah Totur ekmekleri pişirmeye başlayınca çiftçi cesetlerden birini getirip fırının önüne bırakmış. Duvarın arkasına geçip saklanmış. Sonra saklandığı yerden yüksek sesle:
̶ “ Totur! Totur! Yetiş! Çok açım, açlıktan ölüyorum! Çabuk bana bir ekmek ver! diye bağırmış. Totur: “Ne oluyor yaa! diyerek temkinli bir şekilde yavaş yavaş kapıya gelmiş. Bir de ne görsün: Kapının önünde bir adam iki seksen uzanmış yatıyor. Yanına gitmiş, bakmış, adamın öldüğünü anlayınca :“Vay başıma gelenler! Yetişemedim adam açlıktan öldü. Şimdi bu adamı benim öldürdüğümü sanacaklar. En iyisi kimse görmeden cesedi götürüp Sakara atayım” demiş. Adamın cesedini at arabasına yükleyip doğruca Sakar kenarına gelmiş, suyun en kuvvetli akan yerinden adamı suya atıp hemen dükkânına geri dönmüş. Fırında ekmek pişirmeye devam etmiş. Bu arada çiftçi sakladığı yerden cesetlerden diğerini çıkarıp gizlice kapının önüne bırakmış. Sonra saklanıp tekrar :
̶ “Totur!Yetiş, açlıktan ölüyorumm! Çabuk bana bir ekmek! yoksa açlıktan öleceğim, diye bağırmış.
Totur, acaba yanlış mı duyuyorum diye korku dolu gözlerle kapıya yaklaşmış, kapının önünde yine bir ölü yatıyormuş. “Eyvaah! Ben bunu atmamış mıydım? Nasıl geldi bu tekrar buraya, diye şaşkınlıktan afallamış halde hemen cesedi arabaya yüklemiş, yine Sakarın yolunu tutmuş. Adamı Sakara atıp korkudan beti benzi atmış bir halde işinin başına dönmüş. Tam ekmekleri fırından çıkaracakmış ki dışarıdan aynı ses tekrar duyulmuş:
̶ “Totur! Yetiş! açlıktan ölüyorum! Ne olur bana bir ekmek ver!
Totur bu sefer aceleyle koşmuş ama ne fayda, dükkânın kapısına geldiğinde yine dışarıda uzanmış yatan adamı görmüş. Allah! Allah! Ben bunu Sakara atmamış mıydım? Nasıl geri geldi? Çok şaşılacak bir durum, diyerek cesedi tekrar arabaya yükleyip götürüp Sakar’a atmış. Korkusundan dualar okuya okuya fırına geri dönmüş. Yorgunluktan takatı kesilmiş. Biraz oturup dinleneyim demiş ki dışarıdan aynı ses tekrar:
̶ “Totur! Totur! Yetiş, koş! açlıktan ölüyorum! Çabuk bana bir ekmek ver! diye bağırıyormuş. Sanırım yanlış duyuyorum diye panik halinde kapıya koşmuş. Kapıda yine uzanmış yatan adamı görünce: “Allah’ım ben nasıl bir sınavdan geçiyorum, nedir bu başıma gelenler diye hayıflana hayıflana cesedi yine yüklenmiş, götürüp Sakarın çağıl çağıl akan yerinden suya atmış. Bu iş böyle hava kararıncaya kadar devam etmiş. Çiftçi son cesedi de fırının kapısına koyduktan sonra gizlice evinin yolunu tutmuş. Evine varınca kapıyı açan hanımına: “Oh be Hanım! O kötü adamların hepsinden kurtulduk. Bir daha seni asla rahatsız edemezler demiş.
Akşama kadar cesetleri Sakara taşımaktan canı çıkan Totur, son cesedin ayağına koca bir taş bağlamış götürüp Sakarın en derin yerine atmış. Oflaya puflaya Sakarya Nehri’nin kıyısından köye dönerken arkasından bir ses duymuş. Dönüp arkasına bakınca bir de ne görsün: Eşeğin üzerinde bir adam onu takip ediyormuş. Bu adam, yakındaki bahçelerden birinde akşama kadar çalışıp evine dönen bir reşbermiş. Karanlıkta reşberi ekmek isteyen adam sanan Totur'un tepesi atmış:
̶ “Atarım gelir! Atarım gelir! Gambaz herif, bir de eşeğe binmiş geliyor, diyerek geriye dönüp adamın üzerine atlamış. Eşeğiyle beraber adamı Sakara atmış. Sonra kendi kendine söylene söylene köyüne dönmüş. Bu masal da burada bitmiş.
Anlatan: Mehmet Taşkıran (d.1909, Akköy-ö.1990, Eskişehir)
Derleyen: Işık Taşkıran (d.1966, Eskişehir)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder