13 Ağustos 2024 Salı

AKKÖY'ÜN TARİHİ

                                                         Fotoğraf: Erenler altındaki tarlalar


Akköy’ün eski sakinleri köyün kuruluşuna ve tarihine ilişkin şunları anlatmışlardır: Ertuğrul Gazi, Anadolu Selçuklu Devleti’nin batı uçlarını Tatar saldırılarından koruması için Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat tarafından Söğüt ve Domaniç bölgesine görevlendirilince Kayı Boyu’ndan 340 Türkmen aile ile birlikte Söğüt’ün yakınlarında bir yere gelip otağını kurmuş. Ertuğrul Gazi'nin yanındaki ailelerden üç oba şimdiki Akköy’ün biraz alt tarafında, çukurda kalan bir yeri yurt edinmişler. Bu obaların beyinin ismi Cemal’miş. Cemal Bey’e istinaden bu üç obanın yerleştiği yere Cemal Köy denmiş. Bazı Akköylüler Cemal Köy yerine “Cema Köy” de derler.
Cemal Köy’ün alperenleri atlarına talim yaptırmak, hayvanlarını otlatmak amacıyla geniş çayırların olduğu şimdiki Akköy’ün bulunduğu alanlara gelirlermiş. Cemal Köy’de pek su kaynağı yokken atlarını otlattıkları yerlerde kayaların arasından, tarlaların içinden birçok gözler kaynıyor, pınarlar, dereler akıyormuş. Cemal Köy’ün hane sayısı artmış. Kıl çadırların yerini kerpiç, ahşap evler almış. Köyün yaşlılarının anlattığına göre Cemal Köy’ün evlerinin temel taşları 1960’lı yıllara kadar durmuş. Daha sonra bu araziyi satın alanlar bahçe yapmak için temel taşlarını sökmüşler, yerlerini sürüp temizlemişler.
Cemal Köy’ün biraz aşağısında “Erenler” denilen bölgede Cemal Köy’ün mezarlığı varmış. Cemal Köy’ün mezarlığı meşe, ceviz ağaçlarıyla çevrili, çimenlik bir yermiş. Burada taş dizilerek oluşturulmuş 2,5-3 metre uzunluğunda büyük mezarlar varmış. Normal mezarlara kıyasla Cemal Köy’ün mezarlarının boyu çok uzunmuş. Köyün ortak arazisi olan Erenler bölgesinde hayvan otlatmak yasakmış. Ama yılda bir kez köye izin verilir; Akköylüler hayvanlarını otlatmaya, Erenler mezarlığına girermiş. 1960’ların başına kadar Erenler denilen yerdeki kabirlerin çevresine dizilen taşlar yerinde duruyormuş. Daha sonra bu araziler tarla olarak satılınca tarlaları alanlar bu taşları kaldırmışlar.
Cemal Köy’den bazı aileler - bunların 6 ağa olduğu söylenir- her yıl 7 ay atlarını koşturdukları çayırlarda sürekli kalmaya karar vermişler ve şimdiki Akköy’ün bulunduğu yere gelip burada yaşamaya başlamışlar. Akköy bu şekilde oluşmuş ve Osmanlı Devleti kurulduktan sonra 1432 yılında yapılan ilk arazi sayımında Ak Köy’ü (Karye-i Ak) ismi ile Göl Bazarı Kazasına bağlı kadim bir köy olarak kayıtlara geçmiş. Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında Orhan Gazi tarafından akıncı beyi Mihal Gazi'ye hizmetlerinin karşılığında mülk olarak verilen yerler arasında Akköy de vardır. Bu araziler Gazi Mihâl Bey evlâdından Mahmud Bey oğlu Bâli Bey’e kalarak onun mülkü olmuştur. Daha sonra MihaloğIu Ali Bey Bâli Bey'in varislerinden bu mülkleri satın almıştır. Daha sonra bu mülkler Ali Bey'in oğlu Mehmed Bey'e intikal etmiştir. 1573 yılında Mehmed Bey'in varislerinden eski vezir ve o yıllarda südde-i saadette ( İstanbul) nişancı olan Mehmed Paşa bu mülkleri satın almıştır. Nişancı Mehmed Paşa'nın satın aldığı On yedi köyün adları alfabe sırasıyla şöyledir:
Akköy,
Araplar,
Çay (veya Alanca),
Çayır (veya Bozıca),
Dutman (veya Tutman (Tozman)),
Eğrat (veya Eğriat),
Gelence (veya Çingirler),
Gömele (veya Gümele),
Harmankaya,
İğdir,
İnce,
Karaağaç (veya Akova),
Karaoğlan,
Koyunlu,
Kozca,
Seyidbükü (mezrea imiş)
Sorkun (veya Çöte).

 Akköy tarihi ile ilgili bazı bilgiler

Devlet-i Aliyye’nin arşivlerinde Akköy ile ilgili en eski kayıt “Hüdavendigar Livası, Tahrir Defteri I, Sayfa 315’ de yer almaktadır. Bu kayıtta şöyle yazmaktadır: “Göl kazasına bağlı Akköy’de bulunan kadimden Mihal Bey mülkü olan yerdir. Elinde hükmü hümayunu vardır. Haliya (şimdi) (Nişancı) Mehmet Bey’in mülküdür (Halep Beylerbeyi ve eski vezirlerden Nişancı Mehmet Paşa (ö.1594) Akköy'ün de aralarında bulunduğu Mihaloğullarına ait mülklerin çoğunu 1573 yılında satın almıştır.Akköy Merkez Camii'nin tamirat kitabesinde Merkez Camii'nin Nişancı Mehmet Paşa tarafından yaptırıldığı ve caminin Akköy civarındaki yerleşim yerleri için çok gerekli ve faydalı olduğu yazmaktadır. Bu kitabeden anlaşılacağı üzere Cami 16. yüzyılda yaptırılmıştır ve civardaki yerleşim yerlerinin kadılık işlemlerinin görüldüğü bir merkez cami konumunda olmuştur.) Bu kayıtta geçen “kadimden” kelimesi ilk tahririn yapıldığı tarihte kaydedilen mülkleri ifade etmektedir. 1466 tarihli Sultanönü Yaya Defteri'ne göre Osmanlı Devleti’nde ilk tahrir Sultan II. Murad zamanında 1432 yılı civarında yapılmıştır. Bu bilgiye göre Akköy’deki araziler, gelirler, köyün vergi vermekle mükellef sakinlerinin 1432 yılında deftere kaydedildiği anlaşılmaktadır.
Hüdavendigar Livası I. Tahrir Defterinde adı geçen Mihal Bey önce Çelebi Mehmet döneminde (1413-1421) sonra 2. Murat döneminde hizmet edip Edirne’de vefat etmiştir. Göl kazasında bulunan Taşhan’ın kitabesine göre, Gazi Mihal Bey Taşhan’ı 1415-1418 yılları arasında yaptırmıştır. Bu bilgiden yola çıkarak Akköy’ün tarihinin 1415 yılına kadar uzandığını söyleyebiliriz. Ayrıca, yine bu bilgiden Gazi Mihal Bey ile Harmankaya Tekfuru olarak bilinen Köse Mihal’in aynı kişi olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü yaşadıkları dönem açısından ikisinin arasında 100 yıl kadar bir fark vardır. Köse Mihal ismi Osmanlı arşiv belgelerinde yoktur.
Müzikolog ve tarih araştırmacısı yazar Mahmut Ragıp Gazimihal’in "İstanbul Muhasaralarında Mihâloğulları Ve Fatih Devrine Ait Bir Vakıf Defterine Göre Harmankaya Malikânesi"(Makale) başlıklı makalesine göre akıncı reisi Gazi Mihal Bey, Gölpazarı İlçesi’nde ve Edirne’de kendi adını taşıyan birer cami ve başka hayrat bırakan ve Edirne’deki camiinin aile makberesinde yatan Mihâl Bey (ö. 1435) olup Harmankaya Beyi Köse Mihâl’in torunudur.

AKKÖY TARİHİ İLE İLGİLİ ON ALTINCI ASIRDAN KAYITLAR:

Araştırmacı,yazar ve müzik alimi Mahmut Ragıp Gazimihâl (d.1900-ö.1961) Mihâl oğullarından Balta Bey’in 14. kuşaktan torunudur. Köse Mihâl, Mihâl Gazi ve Mihâl oğulları üzerine araştırmalar yapmıştır. Mahmut Ragıp Gazimihâl, yaklaşık kırk beş yıl süren araştırmalarını, belli bir bakış ve kronoloji çerçevesinde toplayıp “İstanbul Muhasaralarında Mihâloğulları ve Fatih Devrine Ait Bir Vakıf Defterine Göre Harmankaya Malikânesi” başlıklı bir makale yazmıştır. Bu makale Vakıflar Genel Müdürlüğü, Vakıflar Dergisi’nin 1958 tarihli 4. Sayısında yayımlanmıştır. Makale hem Osmanlı Devletinin genişlemesinde Mihâloğullarının rolü hem de Akköy’ün tarihi ile ilgili önemli bilgiler içermektedir.

Söz konusu makalede Mahmut Ragıp Gazimihâl, Mihâlgazi mâlikânesi (mülkleri) hakkında 16.asrın sonlarında (1573-1580 tarihleri arasında) yazılmış resmî bir defterden söz etmektedir. Bu resmi defteri, önceleri Mihâlgazi Nahiyesi’nde (Eski Akköy) nahiye müdürlüğü, daha sonra da Söğüt’te Belediye başkanlığı yapan Söğütlü Bay Mustafa Karabuda’nın, Mihâlgazi Bucağı’nın o zamanki merkezi, Akköy’ün yukarı camisinde bularak tehlikeden kurtardığını söylemektedir.

Mahmut Ragıp Gazimihâl, Akköy Merkez Camii’nde bulunan bu resmi defterin içinde pek çok şahsiyet künyelerinin yazılı olduğunu belirtmekle birlikte, şahsi künyeler hariç defterde yazan ana metinleri istinsah ettiğini (kopyasını çıkardığını), bazı sayfaların fotoğrafını çektiğini söylemektedir. Daha sonra defteri eski Söğüt Belediye Başkanı Bay Mustafa Karabuda’ya iade ettiğini belirtmektedir.***


Mahmut Ragıp Gazimihâl, yirmi yapraklık söz konusu defterde: bir vakıfname, hicri  Cemaziyel evvel 987 tarihli (miladi 1579) bir sınırnâme, aynı seneden bir mukarrernâme (Bir karar içeren yazılı belge), bir ihticacnâme (delil gösterme, tanık gösterme belgesi)(1573), aynı yıldan başka bir hüccet (1573), 1580 tarihli diğer iki hüccet - ikincisinin sonu kopmuştur-suretlerinin temiz bir şekilde yazılı olduğunu belirtmektedir . Defterdeki metinler, esasen Osmanlı İmparatorluğu'nda bir bölgenin sınırlarının belirlenmesi ve bu sınırların resmi olarak kaydedilmesi sürecini anlatan hukuki ve idari bir belgedir. İçeriğinde, güvenilir kişilerin tanıklıkları ile sınırların belirlenmesi, geçmişten günümüze kadar süregelen sınırların teyit edilmesi ve resmi belge haline getirilmesi süreci ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır.

Söz konusu defterde yer alan bazı metinlerin Osmanlıca çevirisi aşağıda yer almaktadır:

§ “Evkaf-ı tevkii Mehmed Paşa ' yesserallah-ü teâlâ mâyürîd ve mâyeşâ der livâ-i Hüdavendigâr kariye-i Harman kaya (tâbi-i Göl) ve kariye-i Dutman (Tozman) (tabi-i mezkûr (t.m.)) ve mezrea-i Kızılca Meşhed (t.m.) ve kariye-i Pöküç ve kariye-i Koyunlu ve kariye-i Eğrat ve kariye-i Göliç ma mezrea-i Çayır (t. m.) ve kariye-i Karaağaç nam-ı diğer Akova ve kariye-i Ak ve Alanca ve kariye-i Kozca ve kariye-i Gömele ve kariye-i Çay nam-ı diğer Alanca ve kariye-i Karaoğlan (tâbi-i Alanca) ve kariye-i İğdir (t.m.) ve kariye-i Sorkun nam-ı diğer Çöte (tâbi-i Göynük) ma mezrea-i Kınık ve çiftlik-i ......... (okunamamıştır) ve çiftlik-i Mehmed, zikrolunan kurâ ve mezari’ ve çiftlikler sâbıka Gazi Mihâl Bey evlâdından Mahmud Bey oğlu Bâli Bey’in mülkü olup, badehu Ali Bey Bâli Bey’in vârislerinden  satın

alup mülkiyet üzere tasarruf idüp, badehu oğlu Mehmed Bey’e intikal idüp varislerinden sabıka vezir olup halen südde-i saadette nişancı olan iftiharü'l-eâli ve'l-eâzım ve mütecemmi-i cemiü'l-meâli ve'l-mefâhim hazret-i Mehmed Paşa.... iştira idüp...”

§ "... İştira ettüği kura ve mezari’in kadimden ma’mül-ü bihâ olan hududunun ol yirleri ki müsin ve mutemed-i aleyh kimesneler ile üzerine verılup, mürur-i zamanla tebdil ve tağyir ve alâmetleri gitmiş yerleri var ise girü kadimi yerlerine alâmetler raz idüp, etrafında olan eshab-ı emlâk ve evkaf ve erbab-ı timarlariyle sınırlarını bir vecihle tahdid ve tayin ve temyiz ve tebyin eyleyesin ki sonra kimesnenin niza etmeğe mecali olmaya ve her kariyenin ve mezreanın sınırları ne yir ve yire müntehi olur ise mufassal ve meşruh yazup hüccet viresin ki ona göre sınurname-i hümayunum verile deyü kıdvet-i kuzat-elmüslimin Karaca şehir kadısı Mevlâna Osman ve ümmet-i fazaileye mukaddema emr-i hümayunum gönderilmişti. Mevlâna müşarünileyh hâlâ atabe-i ülyama mümzâ ve mühürlü hüccet gönderüp ber mucib-i ferman-ı hümayun tefahhus-ü hudutlar içün mahalli memuruma varup Göl ve Göynük ve Eskişehir ve Karacaşehir kazalarında takî ve müsin mutemed-i aleyh kimesnelerden cemm-i gafîr ve cemm-i kesir ihzar idüp, mukaddema Mihâl Bey at ile devredüp ilâ ahdil’ân Mihallu’nun zabt ve tasarruflarında olan yerlerin sınurundan sual idildükte [Burada bilir kişiler sayılarak ve her semt için ayrı bir mahallî yaşlılar heyetinin şahitliğiyle sınırın yürütülmesine başlanıyor [... nam kimesneler olup... [Hududun sonuna gelince yine ] nehr-i Sakarya 'ya müntehi olup, kadimü’l-eyyamdan bu zamana gelince Mihallu’nun zabt ve tasarruf idegeldükleri yirler ki hudutları bunlardır, eba ve ecdadımızdan böyle istima eyledük deyü makam-ı şeha’dette bitariki’l- tesamu’ haber verdiklerin eyitmeğin zikrolunan hududu mukarrer tutup bu sınurname-i hümayunu virdüm ve buyurdum ki…” (1579)

§ “... Hüdavendigâr sancağında Gölbazarı ve Göynük ve Bilecik nahiyelerinde merhum Mihâl Bey evlâdının min küll-el-vücuh serbest mefruz-el-kalem ve maktu-el-kadem mülkiyet üzere tasarruflarında olup defâtir-i hâkanide mülkiyet üzere mukayyed olan kariye-i Harmankaya ve rnezra-i Kızılcameşhed [Diğer köyler keza sayılarak]”. (1579). (Metin, Mihâl Bey'in soyundan gelenlerin Hüdavendigâr sancağında bulunan belirli köyler ve mezraalar üzerindeki mülkiyet haklarını belirtmektedir. Bu kişilerin, bu toprakları her açıdan serbest bir şekilde, vergiden muaf olarak tasarruf ettikleri ve bu durumun padişahın resmi kayıtlarına da mülkiyet olarak işlendiği ifade edilmektedir.)

§ “Merhum ve magfur-ü leh Gazi Mihâl Bey evlâdından müteveffa Ali Bey’in zevcesi olan fahrü’n-nisvan Mahitab Hatun bint-i Abdullah kıbelinden ve merhum-i mezbur Ali Bey’in ümm-i veledi Selimşah Hatun bint-i Abdullah nam müteveffiyenin kız karındaşı olan fahrü’l-havâtin Hurrem Hatun bint-i Abdullah kıbelinden... [Şahitler sayılarak] ikrar ve takrir-i kelâm idüp merhum mukayyed olup neslen bâde nesil evlâdına kadimü’l-eyyamdan taht-ı yedlerinde mülkleri olup Defter-i Hâkani’de mülk mukayyed olup neslen bâde nesil evlâdına, ve veresesine irs-i şer-î ile intikal eyleyüp ilâ aluli’l-an mülkiyet üzere mutasarrıf oldukları hâlâ müvekkilân-ı mezbûranın yedlerinde bervech-i iştirak mülkleri olan vilâyet-i Anadolu’da Hüdavendigâr sancağında Gölbazarı ve Göynük ve Bilecik kadılıklarında vaki kariye-i Harmankaya ve kariye-i Koyunlu ... [Köyler yine sayıldıktan sonra hisselerin tevziine geçiliyor]". (1573).

§ “Merhum ve mağfur-ü leh Gazi Mihâl Biğ evlâdından Ali Biğ nam müteveffanın ümm-i veledi fahrü’l-havatin Mahitab Hatun bint-i Abdullah ve mezbur Ali Bey’in uhrâ ümm-i veledi Selimşah Hatun bint-i Abdullah nam müteveffiyenin kız karındaşı fahrü’n-nisvani’l- mütevakkırât Hurrem Hatun bint-i Abdullah caniblerinden [Vekiller sayıldıktan ve Mehmed Paşa’ya satılışın ikrarları tespit olunduktan sonra]... merhum-i mezbur Gazi Mihal evlâdının kadimü’l-eyyamdan taht-ı yedlerinde ve tasarruflarında olup, neslen bâde neslin ve karnen bâde karin cedd-i âlâlarından irs-i şer’i ile intikal idüp ilel’an taht-ı yedlerinde mülkiyet üzere mutasarrıf oldukları Anadolu’da Göynük Kazası tevâbiinden [Onyedi köyün adları bütün müştemilâtile sayıldıktan sonra]**... Mahitab Hatun’un oğlu merhum Ahmed Biğ’e babası merhum-i mezbur Ali Biğ’den intikal eden... [Hisse miktarları gösterilerek] mezbur Ahmed Biğ vefat ettikte anası mezbure Mahitab Hatun’a intikal idüp ilel’an tasarrufunda mülkü olup... Hurrem Hatun’un kız karındaşı müteveffiye-i mezbure Selim şahoğlu müteveffiye-i mezbur Mehmed Biğ’den intikal eden...” (1573).

** Mahmut Ragıp Gazimihâl makalenin dip notunda şöyle yazmış:

“On yedi köyün adlarını mükerrerleriyle karşılaştırarak ve alfabe sırasile buraya alıyorum: Akköy, Araplar, Çay (veya Alanca), Çayır (veya Bozıca), Dutman (veya Tutman), Eğrat (veya Eğriat), Gelence (veya Çingirler), Gömele (veya Gümele), Harmankaya, İğdir, İnce, Karaağaç (veya Akova), Karaoğlan, Koyunlu, Kozca, Seyidbükü (mezrea imiş), Sorkun (veya Çöte).


GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİ İLE

“Hüdavendigâr sancağında, Nişancı Mehmed Paşa Vakıfları: (Allah-u Teâlâ istedikleri, dilediklerini yapmada yardım etsin). Harmankaya köyü (Göl’e bağlı), Dutman (Tozman) köyü (aynı yere bağlı), Kızılca Meşhed mezrası (aynı yere bağlı), Pöküç köyü, Koyunlu köyü, Eğrat köyü, Göliç köyü, Çayır mezrası ile birlikte (aynı yere bağlı), Karaağaç diğer ismi Akova köyü, Ak köyü, Alanca köyü, Kozca köyü, Gömele köyü, Alanca diğer ismi Çay köyü, Karaoğlan köyü (Alanca’ya bağlı), İğdir köyü (aynı yere bağlı), Sorkun diğer ismi Çöte köyü (Göynük’e bağlı), Kınık mezrası, ……. Çiftliği (adı okunamamış), Mehmed çiftliği, zikredilen köyler, mezralar ve çiftlikler önceden Gazi Mihâl Bey'in evlatlarından Mahmud Bey’in oğlu Bâli Bey’in mülkü olup, daha sonra Bâli Bey’in varislerinden Ali Bey tarafından satın alınıp mülkiyet olarak tasarruf edilip, daha sonra oğlu Mehmed Bey’e intikal edip varislerinden olup, önceden vezir olup halen sarayda nişancı olan iftihar edilesi yüce Mehmed Paşa tarafından satın alınıp…”

“... Satın alınan kura ve mezra’ların eskiden beri bilinen sınırları, güvenilir ve itimat edilebilir kişilerle tespit edilip, zamanla değişmiş ve işaretleri kaybolmuş yerler varsa, bunları yeniden eski sınırlarına göre işaretleyerek, çevredeki mal sahipleri, vakıflar ve tımar sahipleri ile sınırları bir şekilde belirleyip ayırt ediniz. Böylece daha sonra hiç kimsenin itiraz etmeye mecali kalmasın ve her köyün ve mezranın sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği ayrıntılı ve açıklamalı bir şekilde yazılıp belge düzenleyin ki, ona göre padişahın sınırnâme belgesi verilebilsin diye, Karacaşehir Kadısı Mevlâna Osman’a ve diğer kadılara daha önce bu yönde bir emir gönderilmişti.

Mevlâna, bu emre istinaden mühürlü belgeleri gönderip, padişah fermanı gereğince sınırların incelenmesi için görevlendirildiği yere gidip, Göl, Göynük, Eskişehir ve Karacaşehir kazalarında güvenilir ve saygın kimselerden büyük bir topluluk ve kalabalık toplayarak, önceden Mihal Bey’in gezip dolaştığı ve şu anda Mihal Bey’in soyunun gözetiminde ve tasarrufunda olan yerlerin sınırları hakkında sorulduğunda [burada bilirkişiler sayılarak ve her bölge için ayrı yaşlıların şahitliğiyle sınırın tespitine başlanıyor]... [Sınırın sonuna gelindiğinde : ] Sakarya Nehri’ne kadar uzanan, çok eski zamanlardan bu yana Mihal Bey soyunun ele geçirip tasarruf ettiği yerlerin sınırları bunlardır, dedelerimizden ve atalarımızdan böyle duyduk diyerek tanıklık makamında, şahitlik ederiz şeklinde bildirdiklerini duyunca, belirtilen sınırı kesinleştirip bu sınırname-i hümayunu verdim ve buyurdum ki...” (1579)

“... Hüdavendigâr sancağında Gölpazarı, Göynük ve Bilecik nahiyelerinde, merhum Mihâl Bey’in soyundan gelenlerin her bakımdan serbest, vergiden muaf ve ayak basılmayan, yani kimsenin müdahale edemediği mülkiyet olarak tasarruflarında olup, padişah defterlerinde mülkiyet olarak kayıtlı olan Harmankaya köyü ve Kızılcameşhed mezrası [diğer köyler de benzer şekilde sıralanarak]...” (Metin, Mihâl Bey'in soyundan gelenlerin Hüdavendigâr sancağında bulunan belirli köyler ve mezraalar üzerindeki mülkiyet haklarını belirtmektedir. Bu kişilerin, bu toprakları her açıdan serbest bir şekilde, vergiden muaf olarak tasarruf ettikleri ve bu durumun padişahın resmi kayıtlarına da mülkiyet olarak işlendiği ifade edilmektedir.)

“Merhum ve bağışlanmış olan Gazi Mihâl Bey’in soyundan, vefat eden Ali Bey’in eşi olan kadınların en değerlisi Mahitab Hatun, Abdullah’ın kızı ve vefat eden Ali Bey’in oğlu Selimşah’ın annesi ve yine Abdullah’ın kızı olan merhumenin kız kardeşi, kadınların en değerlisi Hurrem Hatun tarafından... [Şahitler sıralanarak] İtiraf ve açıklama yapıldı ki, merhumun kayıtlarda nesilden nesile evlatlarına intikal eden ve çok eski zamanlardan beri ellerinde mülk olarak bulundurdukları, Defter-i Hâkani’de mülk olarak kayıtlı olup nesilden nesile evlatlarına ve varislerine şer’i miras yoluyla geçen ve günümüze kadar mülkiyet olarak tasarruf ettikleri, halen vekillerinin elinde müşterek mülkleri olan, Anadolu vilayetinde, Hüdavendigâr sancağında Gölpazarı, Göynük ve Bilecik kadılıklarındaki Harmankaya köyü ve Koyunlu köyü... [Köyler yine sıralandıktan sonra hisselerin dağılımına geçiliyor]."

(Metin, Ali Bey’in eşleri ve yakınlarının, miras yoluyla geçen ve resmi kayıtlarda mülk olarak görülen topraklar üzerindeki haklarını doğrulamakta ve bu mülklerin kadimden beri varislerin ellerinde olduğunu belirtmektedir. Gazi Mihâl Bey soyundan gelenlerin, Hüdavendigâr sancağındaki bu topraklar üzerindeki mülkiyet hakları, belgelenmiş ve şahitler önünde teyit edilmiştir.)

“Merhum ve bağışlanmış olan Gazi Mihâl Bey’in soyundan Ali Bey isimli merhumun oğlunun annesi, kadınların en değerlisi Mahitab Hatun, Abdullah’ın kızı ve yine Ali Bey’in diğer oğlu Selimşah’ın annesi, Abdullah’ın kızı olan merhumenin kız kardeşi, saygın kadınların en değerlisi Hurrem Hatun, Abdullah’ın kızı tarafından [Vekillerin isimleri sayıldıktan ve Mehmet Paşa’ya satışlarının kabulü tespit edildikten sonra]... Bahsedilen merhum Gazi Mihâl Bey’in soyunun, çok eski zamanlardan beri ellerinde ve tasarruflarında bulunan, nesilden nesile, kuşaktan kuşağa, büyük dedelerinden şer’i miras yoluyla intikal eden ve günümüze kadar ellerinde mülkiyet olarak tasarruf ettikleri Anadolu’da, Göynük Kazası’na bağlı [On yedi köyün isimleri ve tüm içerikleriyle sıralandıktan sonra]... Mahitab Hatun’un oğlu merhum Ahmed Bey’e, babası merhum Ali Bey’den intikal eden... [Hisse miktarları belirtilerek] söz konusu Ahmed Bey vefat ettiğinde, mülkü annesi Mahitab Hatun’a intikal edip günümüze kadar onun tasarrufunda mülk olarak kalmıştır... Hurrem Hatun’un kız kardeşi, merhum Selimşah’ın oğlu, merhum Mehmed Bey’den intikal eden...” (Bu metin, Gazi Mihâl Bey’in soyundan gelenlerin, belirli köyler ve mülkler üzerindeki haklarının nasıl nesilden nesile aktarıldığını ve bu mülklerin tasarruf durumunu ayrıntılı bir şekilde açıklamaktadır. Özellikle Mahitab Hatun ve Hurrem Hatun gibi aile üyelerinin, miras yoluyla ellerinde bulundurdukları mülklerin detayları ve bu mülklerin nasıl aktarıldığı belgede yer almaktadır.)


https://acikerisim.fsm.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/11352/1321/Gazimihal.pdf?sequence=1&isAllowed=y




(Fotoğraf: Akköy Merkez Camii- Yapım tarihi 1573-1579 arası)

21 Temmuz 2024 Pazar

SÖĞÜT'TE BİR KÖY

 

1982-1984 yılları arasında Akköy'de öğretmenlik yapan, Akköy'ün eski öğretmenlerinden Şuayip CANERİ'nin Akköy için yazdığı güzel bir şiir.

SÖĞÜTTE BİR KÖY
Ak köy
Adı ak,bahtı kara köy
Yolları kıvrım kıvrım, Sakarya gibi
Sakarya akar aşağılardan
Ben Sakarya'ya bakarım,,Sakarya bana
Nal sesleri duyar gibiyim,yumsam gözlerimi
Osman'ı,Ertuğrul'u,Köse'yi görürüm at üstünde dört nala.
Akköyün yollarında
Gündüzbey karşıda,Harmanköy arkamda
Çağırsam duyacak gibi sesimi
Domaniç'i kar kaplamış
Ağaçları buz
Gün vurdukça parlıyor, sanki kristal avizeler.
Domaniç'te gördüklerim sanki bir kış masalı
Geçmişi andıran bir kaç ulu çınar
Bir çinili çeşme, Söğüt'te.
Bir çığlık yükseldi Domaniçten , Sakarya sırtlarından
Yüz yıl önce
Dediler Yunan geldiii!

Ne gezer bu çakallar arslanın yatağında!
Arkasında bütün haramilerle
Koştu Mustafa Kemal,Koştu İnönü,koştu Anadolu
Eyvaaaah!
Atalarımın kemikleri sızladı
Başladı amansız bir mücadele
Boğaz boğaza,diş dişe
Yıkıldı siperler,bozuldu düşman
Sürüldü taa İzmirden öteye kadar.
Artık atalarım mezarlarında rahat uyuyacaklar
Gök kubbe yıkılıncaya kadar
Şuayip CANERİ-03.02.2017

KAYIP ASKER

Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Akköy’de Tombaklar lakabıyla maruf bir ailenin yeni evli büyük oğlu seferberlik nedeniyle askere alınır. Belki Suriye, belki Yemen belki de Çanakkale cephesinde ,düşmanlarla savaşmaya gider. Aradan 8-10 yıl geçer, bu gençten bir haber alınamaz. Ailesi uzun zaman bekledikten sonra oğulları gelmeyince, “oğlumuz cephelerden birinde şehid oldu” diyerek bu acı durumu kabullenir ve gelinleri, torunları perişan olmasın diye, askerin eşini bekar küçük kardeşiyle evlendirirler. Oysa asker cephede ölmemiş, komutanlarından şehid olan bir albayın künyesini alarak onun kimliğiyle savaşmaya devam etmiştir. Birinci Dünya Savaşı sona erince, uzak cephelerde kalan Osmanlı askerleri, serbest bırakılan esirler kendi imkanlarıyla, zor şartlar altında memleketlerine dönmeye çalışırlar. Rivayete göre şehit oldu sanılan asker de Akköy’e kadar gelir, Kırkçam yakınlarında köyden birileriyle karşılaşır. Kendini tanıtınca, ona:” Seni şehit oldu biliyorlar, eşin de evlendi çocukları oldu, üzülürsün o yüzden sen hiç Akköy’e gitme geri dön” derler. 

Asker yaşadığı şehre döner ama içinde bir burukluk kalmıştır. Köye dönüp yakınlarını gözüyle görmek istemektedir. Sakal bırakır, kıyafet değiştirir, bezirgan kılığında Akköy’e tekrar gelir. Sanki köydekileri tanıyan yabancı birisiymiş gibi ailesini sorar. Akköylüler askerin ailesinin iyi olduğunu söylerler. Kendi adını söyleyip o ne yapıyor diye sorar. Onlar da: “o şehit oldu” derler. “Eşi çocuğu yok muydu?” diye sorar köylüler: “eşini kaynıyla evlendirdiler, çocuklarına o bakıyor” derler. Asker bunları duyunca ailesinin yanına gitmeye cesaret edemeyerek geriye döner. Aradan yıllar geçer. Askeri daha önce görenler mi yoksa başka kaynaklardan mı bilinmez ama askerin şehit olmadığı, başka bir şehirde yaşadığı yönünde çeşitli haberler gelmektedir. Akköy’den birileri Askerin Bandırma’da olduğu haberini alır. Bunun üzerine askerin kız kardeşi ve bir iki yakını askeri bulmaya Bandırma’ya giderler. Verilen adrese gidip kapıyı çalarlar. Kapıyı saçı sakalı ağarmış tanımakta zorlandıkları değişik bir insan açar. Kayıp asker yeniden evlenmiş, çocukları olmuş, kendine ayrı bir düzen kurmuş farklı bir kimlikle Bandırma'da yaşamaktadır. Kapısına gelen kişileri hemen reddetmez, onları güzellikle karşılar, hürmetle ağırlar, anlattıklarını dinler ama, aradığınız kişi ben değilim diyerek onları geri gönderir.

AKKÖY'DE ESKİ BAYRAMLAR

  Dostluk ilişkilerinin güçlendiği, hoşgörünün, yardımlaşmanın arttığı günler olan dini bayramlar pek çok güzel geleneği de içerir: Yoksullara fitre ve zekât; çocuklara para ve armağanlar vermek; akrabaların, yakınların, komşuların evlerine ziyarete gitmek; en yeni en güzel giysileri giymek;topluca bayram namazı kılmak bayram günlerinin olmazsa olmaz adetlerindendir. İslam toplumlarında Ramazan ve Kurban bayramları, gelenekleri, şenlikleri ve ibadetleriyle yılın en önemli dini günleridir.

 Bundan 60 yıl kadar önce Akköy’de Bayramlar, bambaşka bir hava ve neşe içinde kutlanırdı. Ramazan ayında küçük çocuklar ve bir rahatsızlığı olanlar dışında hemen herkes oruç tutardı. Oruç tutmayanlar, tutanlara saygılarından, ulu orta yemek yemez, oruç olmadıklarını belli etmezlerdi. Bayram hazırlıklarına 15 gün önceden başlanılırdı. Eğer Bayram bahar ya da yaz mevsimine denk geldiyse, evler güzelce badana edilir, tahtalar ovulur, kapılar pencereler silinir, dip, köşe, bucak süpürülür, temizlenirdi. Köyün belirli yerlerindeki mahalle çeşmelerinin yanında çamaşır yıkanan yerler vardı. Buralarda suların ısıtılması için ocak yerleri yapılır, ocaklarda odun, çalı, çırpı yakılır, üzerine üç ayaklı saç ve kazanlar konularak, su ısıtılır, akşamdan ıslatılan perdeler, çarşaflar, giysiler, kazanlarda kaynatıldıktan sonra, çeşmenin yanında duran yassı taşlar üzerinde güzelce yıkanırdı. Bayram için gençlere, çocuklara mutlaka yeni giysiler, pabuçlar alınırdı. Bayramlıklar, bayram sabahı giyilmek üzere özenle saklanırdı. Bayrama bihafta kala kadınlar, mahalle fırınlarında sıraya girer, arife akşamına kadar ekmek, ekmeğin yanı sıra, mayalı hamurdan, yuvarlak, üzerine fincanlarla dairesel şekiller yaptıktan sonra yağlı yumurta sürüp, kendi yetiştirdikleri susamlar serptikleri nefis bayram çörekleri pişirirlerdi. 

Bayramdan iki üç gün önce hamamcıya hediyeler götürülür, köyün içindeki hamam yaktırılır, hamam ısındıktan sonra, sırayla hamama gidilirdi. Arife günü, kadınlar evde yaprak sarar, pilavlar, yemekler hazırlarlardı. Arife akşamı genç kızlar, gelinler, erkenden, kimisi avuçlarının ortalarına, parmaklarının uçlarına kimisi de çizgili geometrik şekillerde çıkması için parmaklarına ipler bağlayarak ellerine kına yaktırır, kınalarını bezlerle sararak üzerine çorap geçirir, sonra sabaha kadar sarılı tutarlardı. Bayram sabahı erkenden kalkılır, kınalar yıkanır, biraz buruşmuş olan ellere birkaç damla yağ sürülürdü. Sabah, erkekler bayram namazına gidince, kadınlar, çocuklar, köydeki bakkaldan alışveriş yapar, şeker, lokum, sakız, saç tokası gibi ufak tefek şeyler alınırdı. Erkekler camiden dönünce, oğullar, torunlar, gelinler, güveyler, aile büyüklerinin evinde bir araya gelir, hep birlikte bayramlaşılırdı. 

Evde bayramlaşma bittikten sonra, çocuklar kendi akranlarıyla buluşup önce akrabalarına, komşularına, sonra da köydeki hemen her eve bayram kutlamasına giderlerdi. Gittikleri evlerde, akide şekeri, lokum, fıstık, bazen de yaprak sarması ikram edilirdi. Çocuklar için şeker toplamak önemliydi, bu nedenle, yemiş ya da yaprak sarmalarına pek rağbet etmezlerdi. Bayramın 2’nci günü, genç kızlar, gelinler, delikanlılar yaşlarına, arkadaşlarına göre bölüklere ayrılır, sırayla birbirlerinin akrabalarına el öpmeye giderlerdi. Üç gün gençler gezer, Bayramın dördüncü ve beşinci günü ise büyükler bayramlaşmaya çıkarlardı. Bayramlaşmaya giderken herkes en yeni, en güzel giysilerini giyerdi. Genç kızlar bayramlık yeni elbiselerinin üzerine, sarı, kırmızı, yeşil,pempe, mor, çizgili, ipek kumaştan peştamal tutunur, başlarına renkli tokalar takar, pullu, oyalı yazma bağlar, üzerine de ağır örtme örtünürlerdi. Hacı örtmesi de denilen ağır örtmeler, İran ya da Şam yöresinden gelmiş, ipekten, sarı renkte, kendinden desenli, uzun, geniş örtülerdi. Ayaklarına renkli yünden örülmüş güllü çoraplarını ve bayramlık topuklu iskarpinlerini giyerlerdi. Genç kızlar peştamal tutunmayan kızları büyümemiş diyerek aralarına almaz, kendi yaşıtlarının yanına yollarlardı. Genç erkekler de yeni gömlek, ceket ve ayakkabılarını giyer, başlarına kasket takarlardı. Arkadaşları ve akranlarıyla bayram ziyaretine çıkan genç kızları, gittikleri evin kapısında, evin hanımı güler yüzle karşılar, içeri buyur eder, elini öptürdükten sonra onlara bir oda gösterirdi. Odada genç kızlar, ağır örtmelerini, peştemallarını çıkarır, ev sahibesinden zilli davul, davul yoksa yerine tencere, tepsi ister, bunları çalıp, çiftetelli, zeybek oyunları oynarlardı. Kızların içinde zilli davul çalmayı bir, iki kişi becerebildiğinden, davul çalanlara oynama sırası pek gelmezdi. Onlar bu duruma biraz bozulur, biraz surat asarlardı. Oyun devam ederken evin hanımı, hazırladığı yaprak sarması, kebap, yoğurt, bulgur pilavı, tatlı börek ve bayram çöreklerini sahanların içine koyar, tepsi içinde onlara ikram ederdi. Gittikleri her evde bir şeyler yedikleri için tok olan kızlar sarmaları kapışır, sonra yeniden neşe içinde oynamaya devam ederlerdi. Bir süre sonra ev sahibi hanım “ pek yoruluverdiniz, hadi bi şarkı söyleyin de dinleyiverelim” derdi. O zaman kızlar açık olan pencerelerin önüne oturup, hep bir ağızdan, bağıra bağıra, ahenkli bir şekilde, “Atma annem atma,beni dağlar ardına Kimseler yanmasın, annem yansın derdime” Türküsünü söylerlerdi. Peş peşe söylenen türkülerle herkes tam havaya girmişken birisi bir muziplik yapar, herkesi güldürür, şarkılar yarıda kesilirdi. Bayram günlerinde, evlerin açık olan pencerelerinden sokaklara, insanın tüm derdini, tasasını alıp götüren güzel nameler, şen kahkahalar yayılırdı. İki gün boyunca bayramlaşmalar bu şekilde devam eder, arkadaş kümesinde bulunan herkesin akrabası ziyaret edilirdi. O dönemde köyde sadece bir tane gramofon vardı, o da muhtarın evindeydi. Geceleri, genç kızlar, hanımlar, muhtarın evinde toplanır, gramofon çalarak uzun havalar dinler, şıkıdım havasıyla oynar, eğlenirlerdi. Erkekler ise köy odalarında toplanırlardı. Delikanlılar, büyüklerine olan saygılarından babalarının bulunduğu odaya ya da kahvehaneye gitmezlerdi. Gençlerin odası farklıydı, büyüklerin odası farklıydı. Delikanlılar köy odasında saz çalar, harmandalı, zeybek oyunları oynar, masallar anlatır, güreşler tutar, mani söyler, eğlenirlerdi. Bayramın dördüncü günü yine bayramlaşmalar devam ederdi. İkindiden sonra herkes evine dağılır, işler yapılır, evler temizlenir, sular doldurulur, hayvanlar suvarılır, sonra tekrar bahçelerde, avlularda buluşulurdu. Genç kızlar, gelinler birlikte, değneklerle bir tür çelik çomak oyunu olan met oynarlardı. Köyün meydanındaki büyük dut ağaçlarına, yukarı mahallede, kızıl harman denilen alandaki çam ağaçlarına salıncaklar kurulur, şarkılarla, türküler eşliğinde salıncaklarda sallanılırdı. Beşinci günü, aynı arkadaş kümeleri yine evlerde bir araya gelir, genç kızlar ellerine işlerini alır, gaz lambasının ışığında, bir taraftan dantel, oya, nakış işleri, örgü yarışmaları yaparken bir taraftan da şarkılar söyleyip neşeyle vakit geçirirlerdi. Kurban Bayramları da benzer şekilde kutlanırdı. Köyde hemen her ailenin, durumuna göre en az iki üç tane koyun, keçi gibi küçükbaş hayvanı olurdu. Bunlardan birisi kurbanlık olarak önceden ayrılır, davarı olmayanlar ise bayramdan aylar önce sürü sahiplerinden satın alarak bayrama kadar besleyip büyütürlerdi. Ayrıca seneden seneye besi denilen büyükbaş hayvan beslenirdi. Arife günü kurbanlıklar kınalanır, suları, yemleri verilirdi. Bayram sabahı erkekler erkenden camiye gider, onlar camideyken kadınlar kurbanlıkları hazırlarlardı. Camiden dönen erkekler, hazırlanmış, gözleri bağlanmış kurbanları dini kurallara uygun bir şekilde kendileri keserlerdi. Erkekler kurban kesimiyle uğraşırken kadınlar, kurbanın ciğerinden, yumuşak yerlerinden parçalar alıp, acele bunları pişirir, kahvaltıya hazır ederlerdi. 

Neşe içinde kutlanan bayramlar yalnızca sevinç, oyun ve eğlence günleri olmakla kalmaz, toplumsal birlik ve dayanışma duygusunu da pekiştirirdi. Kurbanın sağ tarafından 7 parça ayrılır, evin gençleri tarafından kurban kesemeyenlere dağıtılırdı. Kurban kesimi tamamlanıp, etler parçalandıktan sonra, evin hanımı bir miktar kemikli eti büyük tencerelere yerleştirir, tuzunu, suyunu ekleyip kapaklarını örttükten sonra, kapak kenarlarını hamurla kapatıp, hazırladığı et tencerelerini mahalle fırınına götürürdü. Komşuların getirdiği diğer tencerelerle birlikte fırında, akşama kadar kendi buharıyla pişen etler, afiyetle yenen kebaplara dönüşürdü. Kurban bayramının birinci günü kurban kesimi ve yemeklerin hazırlanmasıyla geçer, akrabalar, yakınlar, komşularla bayramlaşmaya geri kalan günlerde gidilirdi. 

Kaynak: Ayşe Taşkıran (1935)

30 Mayıs 2024 Perşembe

AKKÖY MUTFAĞI

 Bilecik ilinin İnhisar İlçesi'ne bağlı Akköy'de pişirilen eski yemekler.



 Fotoğraf 1: Tarhananın kurutulması


AKKÖY'ÜN KIŞLIK TARHANASI

Tarhana akrabalar, komşular ve arkadaşlarla birlikte badaşık usulüyle yapılır (İmece usulü).

Malzemeler: süt, yoğurt, göce, tuz, 

Yapılışı:

İlk önce, öğütülmüş göce kalın elekten geçirilir. Göceler eleğin üstünde kalır; unlu kısmı alta iner. Böylece iki cins göce hazırlanmış olur. 


Fotoğraf 2- Göcenin sütle pişirilmesi

  1. 1-Tarhana pişirme işlemi öğlene doğru başlar. İlk önce evin avlusundaki  kalaylanmış büyük bakır kazanlara ya da tavalara süt ve göce konur. Göce sütle birlikte güzelce pişirilir. Göce piştikten sonra içine azar azar  ince elenmiş göce unu eklenerek ahşaptan büyük kepçelerle iyice karıştırılır. Pişmiş göce katı hamur haline gelir. Üstüne biraz göcenin unundan serpilir. Temiz hamur çarşafıyla kazanın ya da tavanın üstü örtülür. Katı hamur tavanın içinde ikindiye kadar dinlenmeye bırakılır. İyice kendini çeker.
  2. Kazanda dinlenmiş tarhana hamuru ahşaptan büyük hamur teknesine çıkarılır. Ortası açılır. Tarhana hamurunun ortasına çok cıvık olmayacak şekilde  kararınca yoğurt dökülür. Hanımlardan biri teknenin başına oturur. Kazandan çıkan tarhanayı yoğurda bulayarak yoğurur. Yoğrulan hamurdan cıvık olmayan iki ele sığacak büyüklükte 10-15 tane topak yapar. Bu büyük topaklar unlu temiz çarşafın üzerine ayrı ayrı  konur. Topaklar çarşafa yapışmasın diye üzerlerine hafifçe un serpilir. Sonra topakların üstüne temiz çarşaf serilir. Çarşafın üzerine kalınca bir örtü örtülür. Tarhana sabaha kadar örtünün altında mayalanmaya bırakılır. Tarhananın ekşi olmasını istemeyenler bu kalın örtüyü hemen açar sabaha kadar bekletmez. 
  3. Sabah olunca erkenden çok güneş gören açıklık bir yere ( örneğin harman yerine, herkesin evine yakın bir yere v.b) kalın kıl kilimler serilir. Kilimlerin üzerine sıra sıra karşılıklı aralarında yol olacak şekilde  temiz çarşaflar yayılır. Evin avlusundaki tarhana topakları bir kaç temiz çarşafa doldurulup bohça yapılır, gençler bunları  sırtlarına alıp tarhananın kurutulacağı yere götürürler. Her çarşafın üzerine 1 adet tarhana topağı konur. Kadınlar  yol bırakılan yere karşılıklı otururlar. Hepsi o topaktan birer parça alırlar, ceviz büyülüğünde topaklar halinde sıra sıra çarşafın üzerine koyarlar. Böyle böyle bütün tarhana topakları çarşaflara serilir. Kurumaya bırakılır. Sıcak havada tarhana topakları kurudukça kadınlar bunları ikiye üçe bölerek ufaltırlar. Arasıra kontrol ederek tarhanayı kuruması için karıştırırlar. Bu işlemi gün içinde iki üç defa yaparlar. Serilen tarhana kururken öğlen yemeği için ev sahibinin evine yemeğe gidilir. 
  4. Tarhanayı yaptıran ev sahibi, çeşitli sebzelerden yemek yapar, sütlü kabak yapar, taze  tarhanadan da çorba yapar. Bir önceki gün sütte pişen göce pilavından ayırdığı kare kare kesilmiş katı göce pilavı dilimlerini yağda kızartır. Tarhana yapmaya gelen badaşık yapan arkadaşlarına ikram eder. 

Fotoğraf 2: Tarhananın ufalanması


  1. Öğle yemeği yenildikten sonra herkes yine tarhananın başına toplanır. Tarhanayı elleriyle kontrol ederler, kurumuşsa, ellerine batıyorsa kuruyan tarhanaları elleriyle ufalarlar ve gözerden (iri delikli kalbur) geçirirler. Tarhana topakları eleğin üzerinde bir şey kalmayacak şekilde iyice elekten geçirilir. Eleğin altında taneli biriken tarhana çarşafların üzerine ince tabaka halinde serilir kurumaya bırakılır. Güneşte kurutulan tarhananın rengi beyaz olur. Morarmaz. Arada ev sahibi tarhanaları karıştırır. Hava güzel olursa tarhana çabucak kurur. Akşamleyin güneşten, rüzgardan kuruyan tarhanalar toplanır, bez torbalara doldurulur.

ÇORBALAR

1- Tarhana Çorbası

Malzemeler: Akköy tarhanası, su , tuz, tereyağı ya da sadeyağ, kırmızı toz biber

Yapılışı

  1. 1 yemek tabağı tarhana doğrudan  su dolu tencereye dökülür. Sürekli karıştırılarak kaynatılır. Kaynamaya başlayınca ocağın altı kısılır. Kendi kendine kaynar. Biraz tuz katılır. Üzerine isteğe göre yağda kızartılmış kırmızı biber ya da nane eklenir.

2-Tatlı Çorba

 Malzemeler: Un, su, pekmez, Akköy ekmeği.

Un, su, pekmez karıştırılır, çorba kıvamına getirilir. Un çorbası kıvamında kaynatılır. İçine kızarmış ekmek doğranıp sıcak sıcak yenir.

 3-Ovmaç Çorbası: Un, su, tuz, et suyu ya da tavuk suyu, kırmızı toz biber, sadeyağ (yayık yağı).

 Un, su, tuz karıştırılıp bir topak unlu, katı bir hamur oluşturulur. Sonra bu hamur başparmak ve işaret parmağı ile ovalanarak küçük küçük hamur parçaları şeklinde ufalanır. Hamur parçaları kaynayan et suyuna katılır. Hamurlar pişinceye orta hararetli ateşte kaynatılır. Üzerine kırmızı biberli kızdırılmış sadeyağ dökülür.

4-Mantılı Çorba:

 Malzemeler: Un, su, tuz, et suyu ya da tavuk suyu, sadeyağ, kırmızı toz biber.

Hamur incecik açılır, küçük küçük kareler halinde kesilir. Çimdiklenmeden et suyu veya tavuk suyuyla pişirilir üzerine kızdırılmış tereyağ, kırmızı biber dökülür.

 5-Göce çorbası:

 Malzemeler: Göce, yağlı süt, tuz, sade yağı, kırmızı biber.

 İnce öğütülmüş buğdaydan (göce)yapılır. Göce,  yağlı köy sütüyle çorba kıvamında  kaynatılıp pişirilir. Üzerine isteğe göre kırmızı toz biberle sadeyağ kızdırılıp dökülür.

6- Kaçamak

 Malzemeler: Mısır unu ya da arı buğday unu, su, tuz, sadeyağ.

 Tuzlu su kaynatılır.Sonra içine un koyularak sürekli karıştırılır, muhallebiden koyuca pişirilir, suda pişmiş hamur olur. Kızdırılmış tereyağına batırılmış kaşıkla kaşık kaşık tepsiye dökülür. Üzerine keş (kurutulmuş yoğurt) rendelenip kızdırılmış  tereyağ dökülür.

 TAHIL YEMEKLERİ

 KEŞKEK

 Malzemeleri: Aşurelik döğülmüş kabuğu soyulmuş buğday. Tavuk eti, tavuk suyu, su, sade yağ.

Buğday sabahtan 10 dakika kaynar suyla haşlanır sonra ateşten   alınarak üzerine örtü örtülür akşama kadar bekletilir. Akşama kadar iyice şişen açılan buğday tavuk suyu, pişmiş tavuk eti bir parça tuz katılarak pişirilir

 Gölle: Nohut, beyaz fasulye keşkek üçü karışık pişirilirse buna gölle denir.

 HAMUR İŞLERİ

 BANMAÇ

Bir su bardağı un tereyağı ile kavrulur. Bir miktar su ve tuz ilave edilerek muhallebi kıvamında pişirilir. Pişen hamur bir tepsiye alınır, üzerine biraz sirke ve sarımsak dökülür ve ekmekle yenir.

 1- Kazmak: Bakır tavalarda tarhana yapılırken sütle pişen göce kazanın dibinde kızarır. Tarhana kazandan çıkarıldıktan sonra dibi kazıcakla kazınır. Çıkan kızarmış tarhana hamuru yoğurtla yenir. Buna kazmak denir.

 2-Cimcik Mantısı:

Malzemeler: Un, su, tuz, keş, sadeyağ.

 Un, su, tuz ile kulak memesinden biraz katıca hamur yoğrulur. Topaklara ayrılır. 4 kişilik mantı 2 topaktan çıkar. Unla topaklardan incecik 1 yufka açılır. Bu yufkalar 2-2,5 santimetre (yaklaşık bir parmağın bir boğumu kadar) kare şeklinde dilim dilim enine, boyuna kesilir. Sonra her bir karenin karşılıklı iki ucundan tutulur ve çimdiklenip yapıştırılır. Kaynayan tuzlu suya atılır haşlanır. Ondan sonra tencere indirilir mantılar süzülür üzerine soğuk su dökülerek dirileştirilir. Kevgirle süzüldükten sonra  keş ekilmiş servis tabağının altına delikli kepçe ile  döşenir onun üzerine tekrar keş dökülür tekrar bir kat mantı dökülür. En üstüne kızdırılmış sadeyağı ekilir.

 3- Kaşık Mantısı

Malzemeler: Su, un, tuz ile, akıtmadan koyu, kulak memesinden cıvık çok yumuşak hamur  yapılır Sonra kaşığın ucuyla biraz alınıp sıcak suya atılır, kaynar suda bu hamurlar pişer, delikli kepçe ile çıkartılır. Keşli ya da sarımsaklı yoğurt üzerine kırmızı toz biberli sadeyağı kızdırılıp ekilerek yenir.

 4-Bal kabaklı gözleme

 Malzemeler: Un, tuz, su, sadeyağ, bal kabağı, karabiber, kırmızı toz biber, nane

 İçinin hazırlanışı: Bal kabağı ayıklanır içi temizlenir rendelenir, karabiber, baharatlar konur. Hafif kavrulur. 

Gözleme hamuru açılır. Dört parçaya bölünür.  içine hazırlanan kabaklı iç yayılır kapatılır ikiye katlanır saçta pişirilir. Üzerine tereyağı sürülür.

 5-Yufka Böreği:

 Malzemeler:Un, su, tuz, sıvı yağ, yoğurt, yumurta,  içi için ıspanak, peynir karabiber

 Kışlık ya da Ramazan ayı için yufkalar açılır, saçta pişirilir kuru olarak saklanır.

 Lazım olduğu zaman 10 tane yufka ayrılır. Fırın tepsisinin altı yağlanır, başka bir tepsiye su konur.Yufkalar suya sokulup ıslatılır, süzdürülür, yağlanan tepsiye bir kat yufka bir kat iç konur.Kare dilimler halinde kesilir. En üstüne bolca yoğurt yumurta yağ karışımı dökülür, yayılır, önceden ısıtılmış fırında 25-30 dakika pişirilir.

TATLILAR

  1-Sarıklı Börek

Malzemeler: 

3 yumurta, un, nişasta, süt ya da  su, sıvı yağ (susam, haşhaş yağı), pekmez. İç malzemesi :ceviz.

 1 tepsi için yumurta,aldığı kadar  un , 1 çay bardağı sıvı yağ, 1 bardak süt karıştırılarak kulak memesi kıvamında baklava hamuru gibi yoğrulur, dinlendirilir. Ceviz büyüklüğünde hamur topakları koparılır, yuvarlanır, üzerlerine nişasta ekilerek oklava ile tepsi büyüklüğünde çok ince yufka açılır. Temiz bir çarşaf üzerine yufkalar serilir, ayıklanmış, dövülmüş ceviz içi yufkaların üzerine serpilir.  Sonra cevizli yufkalar kenarlarından tutularak uzunlamasına toplanır, büzülür. Ucundan tutulup kendi üzerine sarılır, tepsinin ortasına konur, diğer cevizli yufkalar da aynı şekilde sarık dolar gibi çevresine dolana dolana tüm tepsi doldurulur. Üzerine eritilmiş tereyağı dökülür. Fırına verilir altı üstü güzelce kızartılır. Kızardıktan sonra ılıyıncaya kadar bekletilir. Bir tencerede yarısı su, yarısı pekmez karışımı  kaynatılarak biraz beklenir . Kızarmış börek üzerine dökülür. Sonra bölünerek servis yapılır.Bayramlarda, düğünlerde afiyetle yenir, gelinlere ikram edilir.

2- Sütlü Kabak (Bal Kabağı): Akrabalar, komşular tarhana karmak için bir araya geldiğinde tatlı olarak pişirilir.

Malzemeler:

Yarım kg süt

Yarım kg, bal kabağı

1 Su bardağı üzüm pekmezi

2 Su bardağı su

Kabağın kabukları soyulup büyük büyük kesilir. 2 bardak su eklenir. Kabaklar yumuşayıncaya kadar tencerede kaynatılır. Yumuşayan kabaklar ezilir, püre haline getirilir. Üzerine süt, pekmez eklenir, karıştırılır. Bir süre bu şekilde pişirilir. Soğuyunca kaşıkla yenir. 

 2-Nişasta Helvası: 

 Malzemeler: 1 tabak,1 tabak nişasta, 1 bardak pekmez, sadeyağ

 Yapılışı: Tavaya bol sadeyağ konur. Üzerine 1 tabak nişasta, 1 tabak pekmez konur. Tavanın altı yakılır, tahta kaşık ( kazıcak) ile karıştıra karıştıra koyultulur. Sürekli karıştırılırken parçalanır, dağılır, leblebi tanesi gibi şeffaf topaklar oluşur. İyice piştikten sonra ateşten alınır. Tabaklara servis yapılarak yenir.

3-Cevizli sucuk.

Malzemeler: Ceviz dizisi, 2 ölçü un, 1 ölçü nişasta, üzümün ilk şırası.

 Yapılışı: Cevizler taze iken kırılır, içleri düzgün çıkarılarak 50 cm uzunluğunda iplere dizilir. Üzümler bir kaba doldurulup sıkılır süzülen ilk şırası kaynatılarak pekmezden daha açık şıradan yoğun bir pekmez elde edilir. Un, nişasta ve kaynamış şıra koyu muhallebi kıvamında pişirilir.

 Ceviz dizileri koyu muhallebiye bulanarak gegeli değneğe bağlanıp (ucu çengelli 1 karış uzunluğunda dal parçası) yerden oldukça yukarıya gerilmiş iplere asılır. Altlarına birer tas konur. Dizilerin üzerindeki muhallebinin birazı altındaki taslara süzülür, geri kalanı cevizlerin üzerinde donunca muhallebili diziler ipten alınarak tekrar muhallebi kazanına daldırılır. Bu işlem cevizlerin üzeri tamamen muhallebi kaplanıncaya, kazandaki muhallebi bitinceye kadar devam eder.Muhallebiye bulanmış diziler kuruduktan sonra iplerden indirilir, yemeye hazır hale gelir. Dizilerin altındaki taslarda biriken muhallebiler temiz bir beze serilip kurutulur, köfter yapılır.

4-Köfter

Malzemeler: Un, su, pekmez,

Un su pekmez kaynatılır, muhallebi yapılır. Sıcakken temiz beze incecik serilir. Kuruyunca bezin arkası ıslatılarak çıkartılır. Kurumuş muhallebiden oluşan bu tabaka rulo şeklinde yuvarlanır 10 cm uzunluğunda kesilir. Kutulara basılır, kışın afiyetle yenir.

Köfter ve cevizli sucuk aynı malzemeden yapılır.

5-Un Helvası

Malzemeler: Un, sadeyağ, pekmez.

 Yapılışı: Tavaya tereyağ konur, hafif ateşte un kavrulur, sonra pekmez konur karıştırılır, koyu muhallebi kıvamına gelinceye kadar karıştırılır, kulak memesi kıvamına gelince biraz daha tereyağı eklenir, tavada çevrilerek tek parça halinde döndürülür, ters çevrilir. Kaşık kaşık tabağa konur, isteyen öyle yer.

6-Tel Tel

Malzemeler:Un, su, 1 kg pekmez, sadeyağı

 Büyük bir tavaya sadeyağ konur, altı yakılarak yağ kızdırılır, içine un eklenir, biraz sararıncaya kadar kavrulur,  tepsiye dökülür . 1 kg pekmez tencerede iyice kaynatılır. Parmak uçlarına bir parça pekmez alıp kontrol edilir . Pekmezin iki parmak arasında  tel tel uzayıp uzamadığına bakılır. Pekmez koyulaşıca bir kenarda soğumaya bırakılır. Tel tel kışın soğuk havada dışarıda yapılır.  İki kişi ellerini yağlar. Karşılıklı olarak soğumuş ağdayı ellerine alırlar, uzatıp uzatıp katlarlar. Bunu defalarca yaparlar. Bir müddet sonra pekmez tel tel ayrılmaya başlar. İki kişi telleşen ağdayı halka haline simit haline getirip kavrulmuş unun üstüne koyarlar. İki kişi dışarıda soğuk havada karşılıklı geçerek  tepsideki unlu soğuk ağdayı elleriyle sıkıp sıkıp  çevirirler, sonra ikiye katlayıp çeviriler, bu işlemi defalarca yaparlar. Ağda tel tel ayrılıncaya kadar bu işlemi yaparlar. Tel tel olunca alırlar soğuk yerde muhafaza ederler. Elin beş parmağının uçlarıyla birer top parça alınır, tepsiye dizilir. Birer tutam tabağa alınarak yenir.

7-Kar Pekmezleme

Kışın bol kar yağışından sonra Akköy’e gidilir :-). Evin kiremitlerinin üstünden temiz karların önce en üst kısmı kirli olmasın diye atılır, altta kalan temiz kardan tabak tabak alınır. Alınan karın üzerine bir tabak pekmez dökülür. Soğuk soğuk dondurma gibi yenir.

8-Bulama

Malzemeler: Pekmez, 5 yumurta. Bulama döveceği  ( ağaçtan sert kırılmayan süpürge şeklinde ot süpürge otu).

 Üzüm suyu tandır denilen ocaklarda pekmez tavalarına konur, odun yakılarak  iyice kaynatılır, koyuca pekmez yapılır, buna ravak  denir (iyice kaynamış, koyulaşmış pekmez).

 Kaynamış ravak büyük bakır bakraçlara alınır. Bakracın yarısından daha az pekmez konur. Bakracın önüne bir yere oturulur. Ondan sonra bir  dövecek  alınarak dövecekle pekmez  karıştırılır, karıştırılır, sıcaklığı biraz azaltıldıktan sonra yumurtalar kırılır bir taraftan da hızlı hızlı karıştırılır. Ne kadar hızlı, kuvvetli çırpılırsa  o kadar ağarır, krem rengine yakın beyaz olur. Çırpılan bulama çam ağacından yapılmış yuvarlak kutulara doldurulur. Saklanır. Bıçakla kesilerek kışın yenir.

9- Şıra Tarhanası

Malzemeler: Pekmez, tarhanalık ince göce, su

Yapılışı: Tatlı olması istenirse sırf pekmez konur ama daha az tatlı olması istenirse biraz su konularak yumuşak pilav şeklinde göceler iyice yumuşayıncaya kadar kaynatılır. Piştikten sonra tepsilere dökülür. Dondunca kare ya da baklava dilimi şeklinde kesilip ikram edilir.

10-Tatlı Börek:

İnce yufka açılıp içine ceviz konularak yapılan, üzerine şerbet dökülen bir tatlı.

ÇEREZLER

Kavurga

Malzeme: Buğday, nohut, patlamayan iri mısır.

Buğday, nohut, mısır bir tavada kavrulur, karıştırılır , sonra el ile taş değirmende öğütülür. Undan daha tanelice olur. Tabağa konur, avuç avuç yenir.

Akköy'de kurutulmuş üzüme çerez denir.

 DÜĞÜN YEMEKLERİ

 CİĞERLİ ÇORBA (düğünlerin olmazsa olmazı)

 Düğün gününden bir gün önce, kına akşamı, gençler, oynayacak olanlar dolma yemeye giderlerdi.

İlk önce düğün evi köy ahalisini çörek pişirmeye ünlerdi. 2 çoçuk  gönderip  akrabalardan yardım istenirdi. Ertesi gün 2 genci gönderilip: "düğüne gelin  çörek yemeye gelin" diyerek tüm köy düğüne davet edilirdi. O  gün  yalancı kına olur, kız evinde çeyiz dikme yapılırdı. Oğlan evinden elbiseler, gelinin kıyafetleri götürülür çeyiz serilirdi.

Malzemeler:

 İnce öğütülmüş çiğ bulgur, göce (15 kg), (göce: buğdayın ince öğütülmüş haline denir)

 Bir öküz karaciğeri

 Süt (aldığı kadar )

 Sade yağ.

 Tuz

 Su

 Yapılışı:80 kişilik, 100 kişilik 

Düğünlerde  bir dana karaciğeri soyulur güzelce  haşlanır,  rendelenir. Sonra tüm malzemeler karıştırılarak suda bakır  kalaylı tencerede kaynatılır, çorba yapılır. Üzerine kızdırılmış sadeyağı gezdirilir.   Düğünlerin bayramların vazgeçilmezidir.


                                             Fotoğraf 1: Ciğerli göce çorbasının pişirilmesi


 Etli Kuru fasulye:

Dana eti kemikleri çıkartılıp ayrı yerde haşlanır. Haşlama suyu ile bulgur pilavı yapılır. Haşlanmış kuru fasulyeye et eklenerek pişirilir.

 Etli Bulgur Pilavı:

 Dolma:

 Erişte:

 Patates Yemeği:

 Hoşaf:


 Kaynaklar: 

Ayşe Taşkıran (1937, Akköy

Durdu İbiş (1936, Akköy-2020, Eskişehir), 

Derleyen: Işık Taşkıran (1966-Eskişehir)

AKKÖY SÖZLÜĞÜ

  Bilecik ilinin İnhisar İlçesine bağlı Akköy'de konuşulan eski sözcükler.




A

  1.    Aba: 1-Büyük kız kardeş, abla sözcüğünün yöresel söyleniş şekli. 2-Erkeklerin giydiği kalın kışlık üst giysisi
  2.  Abdeshane: Tuvalet; Kenef
  3.   Acar: Şişman, kilolu, güçlü, kuvvetli; cesur açıkgöz; genellikle tombul insanlara denir.
  4.  Acarlaşmış: Şişmanlamış, kilo almış
  5.  Aga: Abi; Kendinden yaşça büyük erkek, ağabey
  6.   A ge: Bir şeyi al gel, getir.
  7.  Ağa: Varlıklı, sözü geçen kimseler.
  8.   Ağı: Ağu, zehir
  9.   Ağıl: Davar koyulan yer. Keçilerin, koyunların kaldığı, geceleri yattığı yer.
  10.   Ağır Örtme: Hacı örtmesi de denilen, büyük, uzun, ipekten, sarı renkli, kendinden desenli baş örtüsü.
  11.  Ağız: Yeni yavrulamış ineğin sağılan ilk sütü.
  12.  Aha: İşte, orada anlamında söylenir. 
  13. Ahacık: Burada, aha burada.
  14.  Ahar: Atların, ineklerin kaldığı yer.
  15. Alaf: Ateşlenmek, ateşin harlı yanması (Fırın alaf alaf yanıyor), fırında yemek pişirirken yan tarafta yakılan ateş.
  16.   Amca: Babanın erkek kardeşi
  17.  Amel: ishal olmak, sürgün.
  18.   An : İki tarla arasıdaki sınır (Nazal ne ile söylenir.)
  19.   And: Yemin, yeminle, Andolsun:
  20.  Annaç: Karşına gelen, karşıdaki
  21.   Annanmak: Yerde yuvarlanmak
  22.  Apaz: Bir avuç
  23.   Apıldamak: Emeklemek, zoraki yürümek,
  24.   Aş: Yemek
  25.   Aşmak: Bir tepenin bir yanından öbür yanına geçmek
  26.   Avlu: Bahçe; dışarısı, evin sokağa çıkışı.
  27.  Ayak Yolu: Hela, tuvalet
  28. Ayakçak: 1-Bez dokuma tezgahında, düzen çözgü ipliklerinin, aşağıya, yukarıya doğru hareket etmesini sağlayan ayaklıklar. Sağ ayakçağa basınca öndeki gücü aşağıya iner, ipler açılır. 2- Çocukların eğlenmek, oyun oynamak için çam ağaçlarının dallarından yaptıkları, ayak koyacak yerleri olan, elle tutularak yürümeye yarayan uzun sopalar. Çocukların ayakçağı 1 Karış yüksekliğinde olur, Delikanlılar ise 50-70 cm yüksekliğe kadar ayakçıkları kullanır.
  29. Azık: Yolluk, yol için hazırlanmış yiyecek.

B

1.                 1  Badi: Ördek

  1. Bağ: 1-Büyük meyve ağacı bahçesi, özellikle üzüm asma bahçesi; 2-Bağlamak, örgü yapmak. 
  2. Baca: Mutfaktaki ocağın dumanının dışarı atılması için tuğladan örülen yer..
  3. Bagas: Aptal, salak, aklı ermeyen kimse, boş yere konuşan kişi. Geri zekalı.
  4. Bayam: Badem
  5. Bekâr: çiftlik işlerinde çalışan işçi, rençber, uşak, hizmetçi, parayla tutulan sığırtmaç
  6. Bindallı: Mor, kırmızı, mavi, mora yakın kırmızı renklerde kadife kumaşlardan üzeri simlerle, pullarla işlenmiş, astarlı kadın giysisi.
  7. Bıçkı: 1-Tahtadan sapı olan, bıçak kısmı sapın içine katlanabilen çakıdan büyük uçları tırtıklı bıçak. Testerenin küçük hali 2- Tahta doğramaya yarayan tezgah, hızar.
  8. Bıldır: Geçen sene.
  9. Bocut: Su taşımakta kullanılan topraktan küçük su kabı. Testilerin en küçüğüne bocut denir. Çocuklar taşır.
  10. Boğ: Bohça, Sofrada ekmeklerin, yiyeceklerin içine konduğu bez, sofra bezinin küçüğü
  11. Boğlama: Baş bağlama biçimi. Yazma gibi başörtülerini boğazdan geçirip başın tepesine bağlanmasıyla oluşur.
  12. Börül: Kara üzüm
  13. Börülce: Taze fasulye
  14. Buğuz etmek: Eziyet etmek, burnundan getirmek
  15. Buva: Baba
  16. Buzalamak: İneğin yavrulaması
  17. Bük: Sakarya nehri kenarında bol ağaçlı, meyve bahçeli yerler.
  18. Bükelek: Bir böceğin sığırları sokması sonucunda sığırların can havliyle koşuşturması

 

 

C

  1.  Cağ: Dokuma bezden saplı, omuza asılan tek taraflı torba
  2. Canavar: Kurt
  3. Caraf: Cerrah, çeşitli otlarla, bitkilerle hastalıkları iyileştiren kimse, otacı, şifacı
  4. Celep: hayvan tüccarı
  5. Cereme: zarar etme,zarar ziyan
  6. Cerez: Kuru üzüm
  7. Cıbır: Zayıf
  8. Cırga: Zayıf, çelimsiz, sıska
  9. Cırlamak: Bağırıp, çağırmak
  10. Civci: yeni doğmuş tavuk yavrusu
  11. Combak: Yağmur sularından oluşan küçük su birikintisi
  12. Cumay aşamı: Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece
  13. Cumay: Cuma

Ç     Ç

1.     
Çarık: Hayvan derisinden elde yapılan ayakkabı
2.     Çatal Don: El dokumasından yapılan kadınların giydiği şalvar.
3.     Çatkı: Baş ağrısı için başın alın kısmına sarılan eşarp.
4.   Çekelez: Sincap 
5.   Çeketli: Kadife kumaştan üstü simlerle işlenmiş uzun kollu, kısa giysi, altı simli işlenmiş, bol geniş şalvardan oluşan takım kadın kıyafeti.
5.   Çeki: Ölen bir kimsenin ağzı açık kalmasın diye çenesinin altından başına bağlanan tülbent.
6.     Çekişmek: Kızarak konuşmak, kavga.
7.     Çemek: Ahırdaki küçük pencere. Ahır temizlenirken çıkan çöpün dışarı atıldığı yer.
8.     Çemremek: Kıyafeti yukarıya toplamak. Eteklerini çemre.
9.     Çepin: Küçük çapa
10.  Çıkı: İçerisine bir şeyler konularak bağlanan bohça
11.  Çıkrık: Özellikle pamuk eğirmek için kullanılan tahtadan ucunda iğ olan alet.
12.  Çımkışmak: Boğazın kaşınması.
13.  Çiğit: Pamuğun içindeki çekirdekleri, tohumları
14.  Çomak: İnce yakacak odunlara, sopalara denir.
15.  Çölmek: Yemek pişirilen kapaklı toprak tencere. Çömlek.
16.  Çöpür: 1-Keçi kılı. 2. Kilim, çuval v.b dokumak için kullanılan keçi kılı.
17.  Çözgü: Dokumacılıkta, bez dokumakta kullanılan düzenin alt ipliğine denir.
18.  Çuha: Yünlü güzel bir kumaş cinsi
19.  Çul: Yere serilen yaygılara denir. Eskimiş, yıpranmış kumaş,
20.  Çüş: Ata eşeğe dur demek .

D

 

  1. Dağlamak: Büyük baş hayvanların derisinde yara varsa kızdırılmış demirle yakılması.
  2.  Daha : İşte, şurada anlamında bir ünlem.
  3.  Dam: Ahır
  4. Darabulus: Üç eteğin üstüne, bele bağlanan, uçları saçaklı, tokalı geniş şal.
  5. Debizlemek: İteleyip kakalamak
  6. Deh: Ata, eşeğe yürü demek
  7. Denk: Ağaç dallarından kabuklarından sepet örer gibi yapılmış büyük kap. Küfe,
  8. Depme: Koyun keçi kılından dokunan pantalon
  9. Depmek: Sıkıca doldurmak
  10. Destur: Dur bekle, ya da izin almak anlamında söylenen bir söz.
  11. Dıngılmak: Olduğun yere kıvrılıp yatıvermek, uyumak.
  12. Dibek: Buğdayın kabuklarını soyup keşkek haline getirmek için kullanılan, taştan yapılmış büyük havan.
  13. Diiy ha: Uzaktaki bir şeyi gösterme ünlemi
  14. Dimi: El dokuması pantolon. Yün elde eğirilir, düzende bez olarak dokunur sonra Bözüyük’te deptirilirdi. Kaşe türü, koyu kahverengi bir kumaş haline getirilirdi. Bu kumaştan pantolon ceket diktirilirdi.
  15. Dingilgabak kurmak: Takla atmak.
  16. Dolak : Çarık giyildiği zaman bacakları soğuktan korumak için dizlerin altına sarılan dokuma parçaları.
  17. Dolap: Evlerde yıkanmak için duvarın içine yapılan bir yer.
  18. Dollak: Belden aşağısı çıplak olan 2-3 yaşındaki küçük çocuklara denir.
  19. Doruk: Dağın en üst yeri, tepesi.
  20. Dumay : Nezle
  21. Düzen: Bez dokumada kullanılan tezgah.

E

  1. Ebe: anneannenin annesi, babaannenin annesi.
  2.  Eeyy! :uzaktakine seslenme ünlemi
  3. Elbetler: Sakarya nehri kenarındaki büyük sebze, meyve bahçeleri.
  4. Engastan: Mahsuscuktan, yalancıktan, şakadan.
  5. Enik: Kedi, köpek yavrusu.
  6. Enser: Büyük çivi
  7. Erende: Rende. Türkçe kelimeler “r” harfi ile başlamadığı için r ile başlayan yabancı kelimelerin başına sesli harf getirmek suretiyle söylenmesi. Irakı, ıraf gibi.
  8. Erezlemek: Eskiden kapıları kapatmak için kullanılan bir alet. Kapının üstünde bulunan erezgiyi , söveye geçirip aralarına kilit takıp kapı kilitlemeye denir.
  9. Erezgi: Başı daire şeklinde uzun demirden ucunda delik olan kapı kilitlemeye yarayan bir alet.
  10. Erfene: Herkesin evinden getirdiği malzemelerden yemek yapılarak toplu halde yenmesi
  11. Eşgare: Kendiliğinden, doğaçlama, aleni, saklamadan açık açık.
  12. Ey: Seslenene cevap verme şekli. Efendim, buyrun
  13. Eyde: Seslenene cevap verme şekli. Efendim,
  14. Eza: Kibrit

F

  1. Faşırdamak: İki küs kişinin birbirinin yüzüne bile bakmadan yan yana geçmesi
  2. Ferace: Düğünlerde gelin almaya giderken yengelerin giydiği, gelinlere ata bindirilirken giydirilen, saf yünden dokunmuş, ince kırmızı boyalı kumaştan topuklara kadar inen bol manto.
  3.  Fıydırmak: bir şeyi elle uzağa atmak

G

  1. Gaba başlak: Saçı başı açık sokakta gezen kimse
  2. Gadın: Güzel, iyi
  3. Gambaz Kurnaz, oyuncu adam.
  4. Gandak: Kurutulmuş ekmek, çörek. Köy ekmeği küflenmesin diye ortadan yarılır, fırında ya da güneşte kurutulur. Kuru gandak yapılır.
  5. Gangaç: Kuru, kemikli zayıf adam.
  6. Gaşım: Kardeşim, arkadaşım,
  7. Gatık: Ekmeğin yanında yenen peynir, zeytin, et gibi yiyecekler.
  8. Gatillik yapmak: Kötülük yapmak.
  9. Gatmer: Mayalı hamurun açılıp arasına yağ konup katlanarak tekrar açılıp yağ sürülerek fırında pişirilmesi, yağlı çörek.
  10. Gavi: Sağlam, kavi
  11. Gavicecik: Pek sağlam
  12. Gavuz: Harmanda yabayla ayrılan buğdayları temizlemek için kalburla döndüre döndüre çalkalarken üstüne gelen sap saman artıklarına denir.
  13. Gayıl olmak: Razı olmak
  14. Gazal: Kurumuş yaprak.
  15. Gebre: Atın tüylerini silmeye yarayan kıldan dokunmuş alet.
  16. Ge dik, dik, dik, gıdı gıdı : Tavukları çağırma şekli.
  17. Geledir: Bez dokumacılığında, dokunan kumaşın sarıldığı merdane gibi bir araç.
  18. Gelip batır: Karşıdan gelen kişiye denir.
  19. Gelip durur: Karşıdan gelen kişiye denir.
  20. Gerek: Lazım.
  21. Gerz : Budanmamış, verimsiz bağlar.
  22. Gı: Konuşulan kimseye konuşma sırasında hitap sözü.
  23. Gıdık: Boynun alt bölümü.
  24. Gıli gıli: Koyun, keçi gibi küçük baş hayvanların pisliği.
  25. Gıncırdak: Yere çakılan kazık üzerine yerleştirilen ardıç, çam ağaçlarından yapılan tam ortasına delik açılıp içine gaz yağı sürülerek bir kazığa oturtulan, İki tarafına birer kişi binilerek döndürülen eğlence aracı.
  26. Gırklık: Koyun kırpan makas.
  27. Gıt: Az, seyrek.
  28. Gıyık bırakmak: Kapıyı azıcık aralık bırakmak,
  29. Gıyılamak: Bir toplulukta bazı kişilerin dışlanması; Giysi ya da kumaş gibi malzemelerin uçlarını dikmek ya da örmek.
  30. Gıyran: Kum tanesi, çakıl
  31. Gicikli : Uyuzlu
  32. Gidişmek: Kaşınmak.
  33. Girey: Pazar gününe verilen isim
  34. Golan: Yünden örülerek yapılan ip.
  35. Gölle: Nohut, kuru fasulye ve buğdayın ( keşkek) üçünün bir arada pişirilmesiyle elde edilen yiyecek.
  36. Göven: Büyük baş ya da küçük baş hayvanları sokan sinekten büyük yeşil başlı böcek.
  37. Göynek: Pamuk ipliğinden dokunan kumaştan dikilen, kışlık, uzun kollu gömlek.
  38. Gulü: Hindi.
  39.  Gusülhane: Evlerde yıkanmak için ayrılan bölme.
  40. Gunnamak: tek tırnaklı hayvanların yavrulaması.
  41. Gurcalamak: Karıştırmak
  42. Gurdeşen: alerji, kaşıntı.
  43. Gursak: Mide
  44. Gursağım kaynadı: Mide ekşimesi anlamında kullanılır.
  45. Guuuv: Birisine seslenmek, bir komşuya geldiğini haber vermek için bu şekilde seslenilir.
  46. Guz: Serin, kuytu.
  47. Guzu gulak: kırlarda yetişen, yenen bir ot türü, madımak.
  48. Guzulamak: koyun,keçinin yavrulaması.
  49. Güllü çorap: Yünden örülen, çok uzun olmayan, konçlu, ön yüzünde gül deseni olan çorap.

H

1.     Hacamat: ustura gibi kesici bir alet,
2.     Hacat: Eşya,alet, ihtiyaç duyulan bir şey.
3.     Hacet: İhtiyaç.
4.     Hah: Eldeki bir şeyi vermek için kullanılan söz. Buyur al.
5.     Hayat: Evin geniş odası, salon
6.     Halka: Hamurdan yapılan, susamsız simide benzeyen ekmek
7.     Heybe: Kıl veya yünden örülen iki gözlü yük taşıyan eşek, katır gibi hayvanların üzerine konan ağzı açık torba
8.     Heyrek: Ağaç dikildikten sonra toprak kaymasın, ağaç tutsun diye fidanın iki tarafına dikilen kalın sopa.
9.     Hıra: Küçük
10.  Hırca: Küçük, ufacık.
11.  Hırka: Kumaştan altına astar koyup içine pamuk döşeyip üstüne ayrı bir kumaştan kapitone şeklinde dikilen kollu, iliksiz düğmesiz giysi.
12.  Hısım: Akraba
13.  Hışdama!: Sus, konuşma!
14.  Hinci: az önce , şimdi ,
15.  Hol: Tavuk belirli bir yere yumurtlasın diye kümese konulan oval, beyaz taş. Fol.
16.  Holluk: Tavuğun yumurtladığı yer. Büyük sepetten, ya da köfeden tavuk için yer yapılır. Altına saman konur. İçine fol taşı konur.
17.  Holdur, holdur: Bol gelmek
18.  Horun: Fırın
19.  Hörül hörül: Gürül gürül yanan ocak, fırın.
20.  Humbe-guytuk: Misket oyununda açılan çukur

I

1.     Iççak: Sıcak
2.     Iraf: Raf
3.     Irak: Uzak
4.     Irakı : Rakı
5.     Irgalamak: Dut, zerdali, ceviz gibi ağaçları sallayarak meyvalarını düşürmek.
6.     Issız: Sessiz ve kuytu yer
7.     Işık: Lamba, Aydınlık
8.     Iza: Yulaf tahılı

İ

1.     İbrahil: Kırmızı, sarı, yeşil, mor, beyaz gibi değişik renklerden boyuna ince çizgili dokunmuş ipek kumaş.
2.     İlbade: Canfes denilen renkli, ince ipekli kumaştan dikilen bel üzerine kadar gelen mont şeklinde güzel bir üst giysisi. Başkalarının düğününe gittiklerinde gelinler giyer.
3.     İçlik: İçe giyilen yünden örülmüş giysi.
4.     İdare: Gaz ile yanan altı huni,üstü camsız,fitilli lamba, küçük lamba
5.     İğ: Yün eğirmekte kullanılan ağaçtan yapılmış ince alet.
6.     İlistir: Elek, süzgeç,
7.     İmanna: Çok fazla, pek çok
8.     İnecek: Merdiven
9.     İttirse: Göz kapağında çıkan sivilce, arpacık.

J

 

K

1.     Kağnı: Öküzlerin çektiği iki tekerlekli, ahşap araba.
2.     Kahraman: Uslu, akıllı, sessiz, iyi huylu çocuk
3.     Kak: Erik,elma ve ayvanın dilimler halinde kurutulması
4.     Kakırdak: Eritilmiş İç veya kuyruk yağının, içindeki kızarmış et parçaları
5.     Kama: Ucu eğri ve sivri olan bıçak
6.     Kandil: Gaz yağına fitil koyup camsız yakılan aydınlatma aracı.
7.     Karozmanlamak: Araba dönmeyince geniş manevra yapmak
8.     Kaşağı: Atların tüylerini taramak için demirden tarak.
9.     Kaşıklık: Kaşık konulan tahtadan eşya
10.  Kaval: Ağaçtan yapılan, çobanların çaldığı, delikli, nefesli çalgı
11.  Kavil: anlaşma, sözleşme
12.  Kavrama: Ekinleri kökünden sökmeye yarayan küçük orak.
13.   Kazmak: Bakır kazanlarda tarhana pişirildikten sonra kazanın dibinin kazınmasından elde edilen yoğurtla yenen bir tür yiyecek.
14.  Kazıcak: Hamuru aldıktan sonra hamur teknesini ve ellerdeki hamurları kazımaya yarayan araç.
15.  Keçe: Koyun yününden yapılan yaygı
16.  Kelebe: İğrilen, bükülen ipin sarıldığı bir çeşit büyük masura
17.  Kelem: Lahana
18.  Kenef: Tuvalet
19.  Kepenek: Koyun yününden, keçeden yapılan çoban giysisi
20.  Keş: Kurutulmuş yoğurt
21.  Keşe gülmek: Bir insanla dalga geçmek. (Örnek: Bu işlerle uğraşma yoksa keşine gülerler. Kardeş sözü)
22.  Keşkek: Döğülmüş buğdaydan yapılan yemek.
23.  Keşir: Havuç
24.  Kevgir: Metal süzgeç,
25.  Kıntir: Paçası dar, ağı yukarda el dokumasından dikilen şalvar.
26.  Kıran: Salgın hastalık
27.  Kıs kıs: Sessiz ve alaylı bir biçimde gülmek
28.  Kirlik: Kadınların şalvar üzerine giydikleri siyah uzun büzgülü etek.
29.  Kirkit: halı, kilim dokurken dokumayı sıkıştırmak için kullanılan demirden alet.
30.  Kolan: 1-Bele bağlanan önlüğün kuşağı. 2- Yük taşıyan hayvanların semerini tutması için hayvanın karnına bağlayan sağlam ip, kuşak.
31.  Köpçek: Sık ağaçlık
32.  Kösteklemek: ayaklarının birbirine iple bağlanması
33.  Kubat: Biçimsiz, kaba
34.  Kulp: Tutulacak yer
35.  Kupa: Su bardağı
36.  Kutnu: Kırmızı renkli, beyaz çizgileri olan ipekli kumaştır. Kutnu kumaştan dikilen şalvar ve üç etekler düğünlerde giyilir.
37.  Kücü: Evde kullanılan bez dokuma tezgahında ipliğin geçirildiği bir alettir. Tezgahta iki tane gücü bulunur.
38.  Külçe: Mayalı hamurdan yapılan pidenin küçüğüne denir. Simit gibi ortası delik olarak yapılanına halkalı külçe denir.
39.  Künge: Ev tozu
40.  Kürde: Lacivert dokuma kumaştan dikilen, gezmelerde, düğünlerde üç eteğin üzerine giyilen dar kaftan.

L

  1. Lök: Yumurtayla yapılan, toprak kapların, çatlak küplerin tamir edilmesi için yapılan tutkal gibi yapışkan.

M

1.     Mahma: Çocuk dilinde köpek.
2.     Mah mah:Büyük köpekleri çağırırken  yiyecek verilirken söylenen söz.
3.     Mancar: Ispanak ve Madımak gibi yenilebilen otların genel adı
4.     Mayışmak: Gevşemek
5.     Mazamorta: Gelişi güzel, ilgisizce davranarak yapacağı işi bozuk yapmak
6.     Mehme: Köpek eniğine denir.
7.     Meelezir: İçine pekmez gibi malzemeler konulan kapaklı bakır sahan, küçük sahan.
8.     Meymenetsiz: Yüz ifadesi güven vermeyen kişi
9.     Mırt mırt: Yavaş hareket eden
10.  Mile: Bilye, Misket
11.  Muraayi: Konuşması samimi olmayan
12.  Musandıra dolabı: Oda içinde, tek kişinin yıkanmak, gusül abdesti almak için kullandığı kapaklı küçük bir bölme.
13.  Müzmahal : Bir şeyin bozulması, kullanılmaz hale gelmesi, ziyan.

 

N

1.     Nacak: Balta
2.     Nakıs: ters ,aksi
3.     Napan gı?: (Nazal n ile söylenir) Nasılsın? Ne yapıyorsun?
4.     Narasın: Bir şeyin yok olduğunu üzülerek söylemek
5.     Nekes : eli sıkı

O

  1.   Okka: yaklaşık 1300 gr ağırlığında ölçü birimi
  2.   Oklahaç: Oklava
  3.   Okumak: Davet etmek
  4.  Olhamır: Ihlamur çayı

Ö

1.     Örtme: Kadınların dışarı çıkarken başlarına aldıkları uzun ve büyük örtü.
2.     Öte gün: Geçen gün
3.     Önlük: İş yaparken kadınların bellerine bağladıkları dizin altına kadar uzanan dokuma bezden örtü. Önemli günlerde kırmızı, sarı, yeşil, pembe, turuncu gibi canlı sıcak renklerde, üzeri kilim desenli işlemeli önlükler takılır. Her gün takılan önlükler daha çok koyu kırmızı, siyah tonlarda az işlemeli olur.

P

1.     Palan: havut otundan yapılmış semer
2.     Paldım: Eşeklerin semerinin ileri gitmemesini sağlayan arkadan bağlanan kayış
3.     Pantul: Kumaş Pantolon
4.     Peşkir: havlu
5.     Peştemal: Kadınların bayramlarda kıyafetlerinin üstüne giydikleri dış giysi.
6.     Pıskır: cimri, eli sıkı.
7.     Pontur: Pantolon
8.     Porasa: Pırasa
9.     Potur: Yünden pantalon

R

1.     Rahle: Ahşaptan, dört ayaklı, kare şeklinde, sehpa yüksekliğinde küçük masa,
2.     Razdakı: Beyaz, iri, kalın kabuklu tatlı bir üzüm cinsi, Razakı üzümünün Akköy'ce söylenişi.
3.     Reşber: Çiftçi

S

  1.     Sacıcak: ateşin üzerine konan üç ayaklı tencere altı. Sac ayağı
  2.    Saçlık: Kadınların uzun saçlarını arkaya doğru iki ya da ince ince daha fazla sayıda ördükten sonra örgülerin uçlarına taktıkları boncuklar.
  3.  Safran: Soğanlı bir kültür bitkisi ve bu bitkinin kurutulmasıyla elde edilen toz.
  4.     Sağan:Süt
  5.     Samıt: Konuşmayan, suskun
  6.     Sancak: salıncak
  7.     Sarka: Gelinlerin kadife kumaştan üstü simli işlemeli şalvarın üzerine giydiği, tek düğmeli, önü açık, bele kadar gelen simli işlemeli kadifeden ceket.
  8.      Satlıcan: karnın aniden sancılanması
  9.      Saya: Koyun ve keçilerin dinlenirken sağıldığı yer.
  10.      Seç: Harmanda samandan ayrılan buğday.
  11. Setliç: Mide bulantısını geçirmek için limon, nane ve karbonatla hazırlanan bir içecek. 
  12.   Seyirtmek: Koşmak
  13.   Sığıl Sığıl: Ağır ağır, yavaş yavaş.
  14.  Sındı: Elbise Makası.
  15.   Sınık: Çekirdeklerin, tohumlarının içinin olmayışı.
  16.   Sıyırma: Haşlanmış taze börülce.
  17.   Sini: Büyük tepsi, yufka açmak için yapılmış yuvarlak ayaklı aynı zamanda sofra olarak da kullanılan alet.
  18.   Sinek: Çam kütüğünden yapılan tahta su kabı.
  19.   Soğuk geçiği: Soğuk algınlığı,
  20.  Sokucu: Bir aile çamaşır yıkarken bir iki tane yıkanacak eşyasını onların kazanına sokan kişiye denir.
  21.   Sola: Su kenarında büyük bahçelere denir.
  22.   Söbü: Oval; yumurta şeklinde; beyzi
  23.   Söve: Demirden bir ucu kapıya saplı, daire şeklindeki başına erezginin geçirildiği kapı kilitlemeye yarayan bir alet.
  24.   Sümdük: Her şeyi yemek isteyen. Daha çok arsız anlamında çocuklara denir.
  25.   Sürgüç: Eski bezlerden yapılan bulaşık bezi.
  26.  Sürgün: İshal olmak

Ş

  1.     Şan şan : Büyük zil. Mehter zili; Bando zili. Bakır-kalay karışımı madenden yapılmıs ve tanınan bir ses çıkaran sazdır. Tam birer daire şeklindedir. ortaya yakın yeri daha kabarıktır. İç tarafı yayvandır, kalınlığı birkaç milimetredir. Zilin ortası deliktir. Bu delikten zilleri elle tutmaya yarayacak bağlar geçirilir, zilin iç tarafinda düğümlenir. Eskiden Akköyde düğünlerinde davul, def, dümbelek gibi çalgıların çalınmasını istemeyen aileler şanşan çaldırırlardı. Bu şanşanlar  Akköy'deki Merkez Cami'nin girişinde merdiven altında dururdu.
  2.    Şaplama: Tokat
  3.    Şorda: Şurada

T

  1. Takı: Düğünde geline takılan hediyeler, v.s.
  2. Tarak: Dokunan ipi sıkıştırmak için kullanılan araç. 
  3. Tatlı Börek: İnce yufka açılıp içine ceviz konularak yapılan, üzerine şerbet dökülen bir tatlı.
  4. Tefe: Dokumacılıkta tarağı tutan alet.
  5. Tepelik: Genç kızların, gelinlerin, pullu yazmanın altında, başlarına taktığı üstünde akik ya da parlak taş olan, yanlarında gümüş paralar olan gümüş başlık
  6. Tırkaz: İlkel kapı kilidi
  7. Tikilmek: Ayakta durmak
  8. Tille: Yük taşıyan hayvanların semerine bağlı, yüke sarılan urgan.
  9. Tiltombak: Şeftali
  10. Tokaç: Çamaşır dövmeye yarayan ahşap alet
  11. Tombak: Yuvarlak, toplu
  12. Topalak: Kırlarda yetişen bir tür orkide çiçeğinin yenilebilen taze kökleri. Bazı bölgelerde bu yumru köklerden salep yapılır.
  13. Tosba: Kaplumbağa
  14. Tulluk: Dağlarda yağmurdan, doludan korunmak için bağların başına çalı çırpıdan yapılan küçük barınak.
  15. Tulu: Dolu
  16. Tura : Kıvrılarak sıkıştırılmış iplik çilesi.
  17. Tutaç: Sıcak tencereleri tutmak için, kalınca bezden kare şeklinde iki parça yapılan ve uçların ince, uzun şeritle birleştirilen bir gereç.
  18. Tülü: Saçların kabarması,
  19. Tülü baş: Örtmesiz açık baş.

U

  1. Uçkur: Donun belde durmasını sağlayan ipten yapılan bağ.
  2. Ulu Kişi: Büyük yaşlı insanlara denir.
  3. Uvmak: Çamaşır yıkarken giysileri ya da bir şeyi uğuşturmak.

Ü

  1. Üç etek: Orta yaşlı hanımların giydiği, ipekten dokunmuş ince taraklı ve renkli boyuna çizgili kumaşlardan astarlı dikilen, üstten bele kadar düğmeli, yanları yırtmaçlı, arkası düz giysi.
  2. Ünnemek: Seslenmek, çağırmak
  3. Üslük: Örtmeden biraz daha küçük olan ince beyaz pamuklu ipten dokunan başa örtülen örtü.

V

 

Y

  1. Yağlık: El yüz silmek için havlu yerine kullanılan bez.
  2. Yalabık: Düzgün, kaygan yüzeyli.
  3. Yapağı: Baharda kesilen koyun tüyü
  4. Yapık: Dolaşmış saç. Taranmamış saçın topaklanması.
  5. Yaslahaç : Hamur, yufka açılan tahta
  6. Yavan: 1-Tatsız, tuzsuz, yağsız yiyecek; 2-açıkgöz olmayan safça kimse
  7. Yavız: İyi, güzel, kuvvetli
  8. Yayık: Yağ çıkarmaya yarayan tahta kap.
  9. Yayılmak: Hayvan otlaması
  10. Yaymak: Yere sermek.
  11. Yazmak: Hamur açmak
  12. Yedmek: Yük hayvanlarının önünden yularının çekerek götürmek.
  13. Yeğni: Hafif, hem insan için hem de malzeme için kullanılır, hareketli kişilere denir.
  14. Yeldirmek: Bir başkası hakkında dedikodu yapmak
  15. Yel girmesi: Kolun, bacakların, omuzların ağrıması
  16. Yivcik: Kumaş parçası
  17. Yavuz: Güzel, canlı, diri, iyi
  18. Yuka-Yufka: Dış etkilerden koruyamayacak kadar ince, narin, kırılgan
  19. Yular: Eşeği çekmek için başına bağlanan ip
  20.  Yumak: Yıkamak, temizlemek
  21. Yunmak:Yıkanmak
  22. Yüklük: Yer yataklarının, yorganların, katlanıp,yığıldığı, kaldırıldığı yer
  23. Yüznumara: Tuvalet

 Z

  1. Zembil: kamıştan örülmüş sepet
  2. Zebella: Çok iri, sevimsiz kimse
  3. Zıngıldamak: Yerinden oynamak, Kımıldamak


Kaynaklar: 
1-İbrahim Taşkıran (1930, Akköy-2014, Eskişehir)
2-Ayşe Taşkıran (1937, Akköy)
3-Durdu İbiş (1937, Akköy-2020, Eskişehir) 
4-Behice Ergün (1939, Akköy)

Derleyen: Işık Taşkıran (1966, Eskişehir)

AKKÖY'ÜN TARİHİ

                                                         Fotoğraf: Erenler altındaki tarlalar Akköy’ün eski sakinleri köyün kuruluşuna ve ta...