Bilecik, İnhisar, Akköy'de ninelerimizden dinlediğimiz bir masal.
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak illerden birinde, ormanlık bir dağın yamacına kurulmuş şirin bir köyde, bir oduncu ailesi yaşarmış. Oduncunun geçinecek bir toprağı olmadığı için dağdan kestiği odunları pazarlarda satarak geçimini sağlarmış. Adamın güleç yüzlü, iyi kalpli bir karısı, üç ve beş yaşlarında bir kızı bir oğlu varmış. Oduncu ailesi bugün bulduklarını bugün yiyerek yarına Allah kerim diyerek kanaatkâr bir şekilde yaşayıp giderlermiş. Ne yazık ki bu huzurlu günler uzun sürmemiş. Bir gün evin annesi rahatsızlanmış. Allah tarafından takdir edilen süre tamam olunca kadıncağız ruhunu teslim etmiş. Öksüz kalan yavrucaklar annelerinin ardından günlerce gözyaşı dökmüşler.
Adam yalnız başına ocağını tüttüremeyeceğini anlayınca tek çocuklu bir kadını çocuklarının başına üvey anne getirmiş. Üvey anne paylaşmayı bilmeyen kötü kalpli bir kadınmış. Adam gündüzleri eve pek uğramadığı için çocuklarının durumundan habersizmiş. Kadın pişirdiği yemekleri hep kendi kızına yediriyor adamın çocuklarına bakmıyormuş. Akşam odun kesmekten dönen babaları üvey anneleriyle odalarına çekilince yalnız kalan iki kardeş:
— Ah anacıım! Neden gittin, neden bizi yalnız bıraktın, diye bir yaygara koparıp ağlarlarmış. Üvey annenin dolduruşuna gelen babaları da onlara yan odadan:
— Susuuun! Yatın, zıbarın, diye bağırırmış.
Öksüz çocuklar günden güne zayıflayıp güçsüz kalmışlar. Bir gece oğlan rüyasında annesini görmüş. Annesi:
— Oğlum, bizim evin arkasındaki yolda koca bir dut ağacı var, kardeşinle gidin o ağacın altını kazın, orada domalan bulursanız onları toplayın, ateşte kızartıp yiyin. Dutu silkeleyin meyvelerini yiyin, bir de dut ağacının kovuğuna arılar petek yapmış. O peteğin balını dikkatlice çıkarıp biraz bal yiyin, karnınızı doyurun, demiş.
Çocuk sabah kalkınca hemen kız kardeşini uyandırmış. Kimseye sezdirmeden gizlice dut ağacına gitmişler, annelerinin dediğini yapıp karınlarını güzelce doyurmuşlar. Daha sonraki günlerde de acıktıklarında soluğu doğruca dut ağacının altında alıyorlarmış. Gel zaman git zaman çocuklar semirmiş eski kuvvetlerine kavuşmuşlar. Üvey anne bu durumdan şüphelenmiş ancak sebebini bulamamış. Çocukların sağlıklı, mutlu hallerine hasetlenerek kocasına bu çocuklara artık bakamayacağını, çocukları götürüp ormana bırakmasını söylemiş.
Adam, çaresiz bir şekilde daha iyi olur umuduyla çocukları ormana bırakmaya razı olmuş. Onlara:
— Yarın sizi ormana götüreceğim. Hem ormanda oynarsınız hem de bana yardım edersiniz, demiş.
Sabahleyin yanına biraz yiyecek, biraz su ve iki su kabağı alıp çocuklarıyla birlikte erkenden dağın yolunu tutmuş. Sık ormanın içinde düzlük bir yere gelince çocuklarını bir kayın ağacının altına oturtmuş. Onlara:
— Siz burada oynayın, ben ilerdeki çamları kesmeye gidiyorum, merak etmeyin, bir şey olursa bana seslenirsiniz. İşim bitince gelirim birlikte eve döneriz, demiş.
Oduncu baltasını ve su kabaklarından birini alıp çocuklardan uzaklaşmış. Çam ağaçlarının olduğu yere varınca su kabağını çam ağacının dalına asmış. Sonra bir ağacı gözüne kestirip baltayla kesmeye başlamış. Çamın dalına astığı su kabağı yel esince çamın gövdesine çarpıyor “tan tan” diye sesler çıkarıyormuş. Böylece su kabağının tan tan sesleri ile baltanın tak tak sesleri birbirine karışmış.
Çocuklar yeşil kırlarda koşup zıplamışlar, zamanın nasıl geçtiğini anlayamamışlar. Uzaktan “tan tan” sesleri devam etmiş. Çocuklar da babamız odun kesiyor diyerek oynamaya dalmışlar. Saatler geçmiş, güneş batıya doğru kaymış, hava kararmaya başlamış. Çocuklar acıkmış. Babalarının yanına gitmeye karar vermişler. Tan tan sesinin geldiği yere doğru yürümüşler. Çam ağaçlarının yanına gelince bir de ne görsünler, babaları ortada yok. Balta sesi sandıkları ses çam dalına asılı su kabağından geliyormuş. Babalarının kendilerini kandırdığını anlayınca çok üzülmüşler.
— Tan tan kabacık! Bizi bırakıp giden babacık.
— Tan tan kabacık! Bizi bırakıp giden baback, diye babalarının arkalarından ağlamışlar.
Hava iyice kararmış. Çocuklar korkmuşlar, üşümüşler. Ormanın içindeki keçi yolundan yürümeye başlamışlar. Epey bir yürüdükten sonra ileride cılız bir ışık görmüşler. Işığın geldiği yere yaklaşınca karşılarına yıkık, dökük, küçük bir ev çıkmış. Kulübenin kapısını çalmışlar. Kapıyı yaşlı bir kadın açmış. Yaşlı kadın çocukları içeri almış. Karınlarını doyurmuş. Çocuklar yemekten sonra sofrayı toplayıp bulaşıkları yıkamışlar. Çocukların bu saygılı, yardımsever halleri yaşlı kadının hoşuna gitmiş.
— Şimdi anlatın bakalım, gecenin bu vaktinde ne arıyorsunuz ormanda, diye sormuş. Onlar da kaybolduklarını ve evlerinin yolunu bulamadıklarını söylemişler. Yaşlı kadın:
— Bu ormanın insan ayağı değmemiş yerlerinde korkunç devler var. Ben yaşlı, hasta bir kadınım, size yardım etmeye gücüm yetmez. Ne yazık ki ormandan kurtulup köyünüzü bulabilmeniz için devlerin inine girmeniz gerekir. Benim dediklerimi dinlerseniz evinizin yolunu bulabilirsiniz, demiş. Sonra şunları anlatmış:
— Devler ormanın sonunda, inli kayaların içindeki çok büyük bir mağarada yaşıyorlar. Devler sabahleyin güneş doğarken ormana avlanmaya giderler. İnde dev anası kalır. Yarın geldiğiniz yolu takip ederek ormanın kenarındaki inli tepeyi bulun. Kimseye görünmeden mağaranın içine girin. Dev gaası ile karşılaşınca hemen memesine yapışarak süt emin. Dev gaası anne olduğu için merhametlidir. Size acır ve yardım eder. Ondan köyünüzün yolunu sorar öğrenirsiniz. Evinize giderken yolunuzun üzerinde suyu ak, kara ve sarı akan üç dere çıkarsa ak suyun kıyısından yürüyün gidin, kara dere ile karşılaşırsanız kara suyu üzerinize hiç değirmeden taşların üzerinden atlayarak karşıya geçin. Sarı dereye geldiğinizde ise sarı suya dalıp çıkın, dalıp çıkın karşıya geçin, demiş.
Çocuklar sabah olunca yaşlı nineyle vedalaşıp yollarına devam etmişler. Yürümüşler, yürümüşler, ikindi vakti ormanın kenarına gelmişler. Karşılarına irili ufaklı inlerin olduğu kayalık bir tepe çıkmış. Kayaları tırmanıp inlerin yanına gelince kocaman ağızlı, çok büyük bir mağara görmüşler. Mağaranın içine girmişler. Gitmişler, gitmişler, epey bir yol yürümüşler. Sonra karşılarına değirmentaşı ile kapatılmış bir kovuk çıkmış. Bu değirmentaşı devlerinin yaşadığı yerin kapısıymış. Değirmentaşının arasından gizlice içeri girmişler. Köşede dev anasını görmüşler. Dev anası sağ memesini sol omzuna, sol memesini de sağ omzuna atmış hamur yoğuruyormuş. Çocuklar bütün cesaretlerini toplayıp hemen:
— Anacığııım, diye bağırarak dev anasının arkasına attığı memelerden süt emmişler. Dev anası sütünü emen çocuklara acımış, kötülük yapmamış.
— Ah çocuklar! ben sizi bir lokmada yutardım ama artık benim süt çocuğum oldunuz. Şimdi söyleyin bakalım, buraya neden geldiniz, benden ne istiyorsunuz, diye sormuş. Çocuklar da:
— Babamız bizi bırakıp gitti. Biz ormanda kaybolduk, evimizin yolunu bulamıyoruz, bize yardım et de evimize geri dönelim, demişler.
Dev anası öbür odaya gidip sandığını açmış, içinden bir tarak, bir sabun ve ucuna ağırşak asılı bir iğ çıkarmış. Getirip, çocuklara:
—Bu tarağı, sabunu ve iği alın torbanıza koyun. İnin sonu dağın öbür tarafına açılıyor. İnden çıkınca yolu takip edin. Eğer yolda devlerle karşılaşırsanız sırayla tarağı, sabunu ve iği arkanıza atıp kaçın. Sonra karşınıza biri eğri biri düz bir yol çıkacak. Eğri yola sapmayın, düz yola devam Bu yol sizi doğruca köyünüze götürür, demiş. Sonra onlara pişirdiği çöreklerden vermiş. Karınlarını doyurmuş. Çocuklar da evi süpürmüşler, silmişler. Dev anasına işlerinde yardım etmişler. Akşam olunca dev anası çocukları götürüp yüklüğe saklamış.
— Sakın buradan dışarı çıkmayın, devler sizi görmesin, ben onları oyalarım, yoksa sizi yerler, demiş. Hava iyice kararınca dev gaasının bir dudağı yerde bir dudağı gökte oğulları ve kocası büyük bir gürültüyle avdan dönmüşler. Mağaranın içine girer girmez:
— İnsan eti kokuyor, burada insan eti kokuyooor, diyerek mağaranın içinde aranmaya başlamışlar.
Dev gaası:
— Dişlerinizin dibini kurcalayın, insan kokusu oradan geliyor, demiş. Devler birer odun almışlar, dişlerini karıştırmışlar. Dişlerinin kovuklarından yere insan kolu, bacağı düşmüş. Dev gaası yere dökülenleri bir kazana doldurup ocakta pişirmiş. Pişirdiği yemekle devlerin karnını doyurmuş. Yemeği yiyince hepsinin uykusu gelmiş. Derin bir uykuya dalmışlar.
Sabahleyin çocuklar devler uyanmadan önce erkenden mağaranın diğer ucundan yola koyulmuşlar. Gitmişler, gitmişler sonunda mağaranın çıkışına gelince tepeden aşağıya doğru inmişler. Düz yoldan hızlı hızlı yürümeye devam etmişler. Yürürken yürürken korkunç bir ses duymuşlar. Arkalarını dönüp baktıklarında bir de ne görsünler: Devler bağıra çağıra peşlerinden koşuyorlarmış. Oğlan hemen dev anasının dediklerini hatırlamış ve torbasından tarağı çıkarıp arkasına atmış. Tarak, sık çalılarla kaplı, dikenli bir orman olmuş. Devlerin çoğu bu sık çalılardan geçemeyip geri dönmüşler. Çocuklar yürümeye devam etmişler. Giderken giderken yine korkunç bir ses duymuşlar. Ormanı geçen birkaç dev hızla arkalarından onlara yetişmeye çalışıyormuş. Çocuk bu sefer torbasından sabunu çıkarıp devlere doğru atmış. Sabun koca bir göl olmuş. Devler suya gömülmüşler. Çocuklar koşa koşa yollarına devam ederken önlerine suları köpüre köpüre akan ak bir ırmak çıkmış. Irmağın kıyısından yürürken arkalarından bir kükreme sesi duymuşlar. Dönüp bakmışlar bir de ne görsünler: Devlerden biri gölü geçmiş peşlerinden koşuyormuş. Çocuk hemen torbadan iği çıkarıp atmış. İğ büyük bir su değirmeni olmuş. Su değirmeninin arkasında bir köprü varmış. Çocuklar köprüden karşı kıyıya geçmişler. Dev onlara yetişip çağıl çağıl akan sudan karşıya nasıl geçildiğini sormuş. Çocuklar da:
— Biz değirmen çarkına çıktık, çark bizi karşı kıyıya attı, demişler. Aptal dev onların sözüne hemen inanmış. Değirmenin su ile dönen çarkına çıkmaya çalışmış. Ama çarkın dişlerinden birine basar basmaz çarkın mili kırılmış, çark havaya fırlamış gelip devin boynuna geçmiş. Dev suya düşmüş, boynundaki çarkla yüzemediği için ırmağın dibine batıp boğulmuş.
Çocuklar yürümeye devam ederken karşılarına iki yol çıkmış. Biri eğri, diğeri doğru bir yolmuş. Doğru yola sapmışlar. Giderken giderken karşılarına suyu kapkara akan bir dere çıkmış. Kara suyu üzerlerine değirmeden taşlardan atlaya atlaya karşı kıyıya geçmişler. Sonra yürümeye devam etmişler. Gitmişler, gitmişler sarı bir derenin kenarına gelmişler. Kendilerini sarı suya bırakıp suya dalıp çıkmışlar, dalıp çıkmışlar karşıya geçmişler. Sudan çıktıklarında bir de ne görsünler: Bütün kıyafetleri, torbaları, cepleri, ayakkabılarının içi çil çil altınlarla doluymuş. Çocuk gömleğini çıkarıp altınları içine doldurmuş. Ucunu da sıkıca bağlamış. Sonra kardeşiyle evin yolunu tutmuşlar. Evlerine yaklaşınca uzaktan evlerinin horozu:
— Ü ürü üüü! Altınlı agam geliyo! Ü ürü üüü! Altınlı abam geliyo, diye ötmeye başlamış.
Horozu duyan oduncu, üvey anne ve kızı evden dışarı çıkmışlar. Abi kardeş elele tutuşmuş çocukların geldiklerini görmüşler. Çocuklarını ormana bıraktığı için vicdan azabı çeken baba hemen koşup onlara sarılmış:
— Beni affedin, bundan sonra sizi hiç bırakmayacağım, demiş.
Altınları görünce gözleri fal taşı gibi açılan tamahkâr üvey anne de altın sevgisiyle çocukları bağrına basmış. Bu masal da burada bitmiş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.
Yazan: Işık Taşkıran
Anlatan: Durdu İbiş (1937, Akköy-2020, Eskişehir)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder